HiZMeT ve HiMMeT – CuMa’MıZ MüBaReK oLSuN.


Hizmet insanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılan çalışmalardır. Ancak hizmet, Hakk’ın kullarına yine O’nun rızâsını gözeterek yapılır. Hizmetin temelinde önce Rabbın

rızâsı, sonra insanlara duyulan şefkat, merhamet ve sevgi vardır. Bu yüzden
hadis-i şeriflerde: “İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Kavmin
efendisi onlara hizmet edendir” buyurulmuştur. tasavvuf kitaplarımızda Allah
Teâlâ hazretlerinin Davud –aleyhisselâm- a: “Beni taleb eden birini görünce
ona hizmet et!”
diye vahyedildiği anlatılmaktadır. (bk. Avârif Terc. s. 118-121)

Hizmette insanların gönüllerini tatyib etme; onları
hoş tutma ve değer verme söz konusu olduğu için, hizmet nâfile ibâdetten üstün
görülmüştür. Nitekim Asr-ı saâdette nâfile oruç tutan bir gruba hizmet eden ama
oruçlu olmayan kimseler hakkında Allah Rasûlü: “Bugün oruçsuzlar, oruçluları
geçti; onlardan daha çok ecir ve sevap kazandı.”
(Buhârî, Cihâd, 71)
buyurmuştu. Allah Rasûlü, bu ifâdesiyle nâfile oruç tutanların hizmetten
düştüklerine ve kendilerine hizmet edecek kimselere muhtâc olduklarına işâret
etmek istemiştir.

Hizmet ile himmet arasında her zaman ilgi
kurulmuştur. Himmet ve yardıma mazhar olabilmenin temel şartı olarak hizmet
öngörülmüştür. Nitekim “Baba himmet” diye şeyhinden himmet taleb eden müridine şeyh: “Evlâd hizmet” diye mukabele etmiştir.

Kur’an’da ki: “Siz Allah’a; yâni O’nun dinine
yardım ederseniz, O da size yardım eder.”
(Muhammed, 47/7) âyeti de bu
gerçeğe işâret etmektedir.

Hizmet, tasavvufî eğitimin bir parçası sayılmıştır.
Nitekim dergâha yeni gelen ve henüz mübtedî sayılan derviş, hizmete
yönlendirilir. Öncelikle ihvâna, ardından şeyhine hizmetle insanları sevmeyi;
nefsinin direncini yenmeyi öğrenir. Nihâyet şeyh olan zât da “Hâdimü’l-fukârâ”
ünvânı ile taltif edilir ki “Dervişlerin hizmetkârı” demektir.

İnsan nefsi, genellikle başkalarına hizmette
zorlanır. Bu yüzden ona önce hizmetin sevdirilmesi gerekmektedir. Murâda
nâiliyetin en büyük vesilesi hizmettir. Hizmet, dervişin yolunu yaklaştırır,
işini kolaylaştırır. Ancak hizmet o kadar kolay bir iş değildir. Hizmet ehlinin
son derece akıllı davranması gerekmektedir.

Hizmet kime yapılırsa yapılsın mutlaka Allah rızâsı
için olmalıdır. Hizmette firaset ve edeb bunu gerektirir. Nitekim tasavvufî
telâkkide hizmette edeb, hizmetten daha önemli görülmüştür. Sûfilerin kimisi:
“tasavvufu tümüyle edebden ibâret” gördüklerinden hizmetteki edeb, hizmetten
daha ziyade önem arzetmektedir.

Edeb, toplumda kabûl gören kurallara uymak ve insanı
utanılacak davranışlardan uzak tutacak prensipler olarak tanımlanmaktadır. Ya
da bir başka ifâdeyle edeb, insanlarla ilişkide söz ve fiillerinde güzel
davranmak, hatânın her türünden sakınmaktır. Edeb, insânî ilişkilerde olduğu
gibi Hak ile münâsebetlerde ve hizmette de ayrı bir önem arzetmektedir.

Hizmette edeb, hizmetini görmemek, hizmetini minnet
bilmek yerine, hizmet edilene minnet duymaktır. Çünkü çoğu zaman hizmetini
görenlere hizmetleri perde olur, Allah rızâsına kavuşmasına ve insanları memnûn
etmeye engel teşkil eder. Minnetsiz bir hizmet ise hem doğruca adresine ulaşır;
Hakk’ın ulu dergâhına varır, hem de insanlar tarafından şükrânla karşılanır.
Allah Teâlâ hazretlerinin yapılan iyilikleri başa kakarak ve eziyet vererek
boşa çıkarmamayı emretmesi. (bk. el-Bakara 2/264) aslında bu mesajı
vermektedir.

“Hizmet edene hizmet edileceği” şeklinde İmam
Şâfi’den gelen bir söz bizim kültür tarihimizin genel prensibidir. Nitekim
Bayezıd Bistâmî’den şöyle bir kıssa nakledilir. Bayezid hazretleri bir gün
kollarını sıvamış, ellerini yıkayıp abdest almaya çalışan bir ihtiyar görmüş,
hemen yanına koşarak ibriği kapmış ve suyunu dökmeye başlamış. Bir yandan da
sormuş: “Baba, sen gençliğinde hiç kimseye hizmet etmedin mi ki, yanında sana
hizmet edecek kimse yok.” Yaşlı zat gülerek şu cevâbı vermiş: “Etmez olur
muyum, eğer etmemiş olsam sizin gibi kutb-i zaman benim elime su döker miydi?”

Hizmette hem nefsi eğitici, hem de kişiliği
olgunlaştırıcı bir hassa var. Bu özellik insanı hem nefsin esâretinden
kurtarıyor, hem de Hakk’a kulluğa yaklaştırıyor. Dervişlikte murâda nâiliyetin
yolu hizmetten geçer, hizmet şerefine nail olan dünyada ve âhirette izzete
erer.

Hizmetin ilk merhalesi âilededir. Çocuk önce burada
ebeveyninden gördüğü karşılıksız ve şefkate dayalı ilgi ile hizmeti tanır.
Karşılıksız vermeyi burada görür. Sonra toplumda bunu geliştirir. Kişinin öz
benliğinde, yaşadığı aile ve toplumda gördüğü hizmetin aynı ölçüler içinde ve
kendi edebi içinde olması toplumda sevgi ve güven ortamını dokur.

İnsanların hizmet anlayışı himmetleriyle kaygı ve niyyetleriyle
çok yakından ilgilidir. Bu bakımdan önce himmet ve niyyetlerin tashih edilmesi
gerekmektedir. Himmeti dünya ve dünyalıklar olan insanın hizmeti de dünyadır ve
dünyalıklardır. Bu yüzden himmet ve niyyetin arındırılması gerekmektedir.
Nitekim himmet ve niyyetini arındırmamış kimse hizmetinde Allah rızâsını
düşünse bile çoğu zaman insanlar tarafından övülmeyi ve görülmeyi de ister.
Böyle bir zaaf, karşılaştığı zorluklar karşısında insanı kolayca hizmetten
alıkoyabilir. Ya da böyle biri hizmetin gerektirdiği edebi göremeyebilir. Hatta
zamanla böyleleri nefsânî arzularının esiri oluverir. Nefsânî arzular
frenlenmeyip salıverildikçe de, bunlar içinde en güçlüsü olan “hubb-i riyâset”
yâni “baş olma sevdâsı” öne çıkar ve kişiyi yönlendirmeye başlar. Hatta bu
duygu kişinin hizmet adına yaptıklarını da kendi tarafına yontarak damgasını
vurur. Ardından hizmeti, nefsinin izzetine basamak yapmaya başlar.

Oysa gerçek hizmet ehli cennete giden yolun hizmet,
infâk ve hiçbir karşılık beklemeden ihsanda bulunmak olduğunu bilir. Bu
anlayışla yerine göre hizmetini nâfile ibâdetlere bile takdim eder,
nâfilelerden önde tutar. Çünkü hizmet, sırf sevap kazanmak için yapılan
nâfilelerden üstündür. Ancak kulun Allah ile olma hâlini koruma ve sürdürme
maksadıyla yaptığı nâfileler bunun dışındadır. Bu da Allah’ı sürekli anma
anlamına zikir ve ihsân kıvamına erişme mânâsına murâkabe duygusudur. Aslında
hizmetin murakabe ve ihsan şuûruyla yapılması, onun değer ve kalitesini
artırır.

Hizmet ehli, her türlü fazileti elde etme gayret ve
çabası içindedir. Hizmet ehli bu fazileti bazan bizzat çalışarak, bazan
etrafındakileri çalıştırarak, bazan kendisine verilen mal ve imkânı yerine
ulaştırarak sürdürür. İnsanlardan bir şey beklemez. Nitekim Seriy Sakatî,
Cüneyd Bağdâdî’ye cennete gidecek en kısa yolu şöyle tarif etmiştir: “Kimseden
bir şey istememek, hiç kimseden bir şey almamak, yanında kimseye verecek bir
dünyalık bulundurmamak.” Çünkü insanlar kendilerinden bir şey umulup
istenilmesinden hoşlanmadıkları gibi, kendileri istediklerinde verilmemesinden
de hoşlanmazlar. Bu itibarla hizmet insanının sürekli verici olması lâzımdır.
Bu da çok sıkı bir eğitim gerektirmektedir. Hem de küçük yaşlardan itibaren
başlayan ve sürekli kendi kendini denetleyip yenileyen bir eğitim.

Hizmet ehli başkasına vermeyi, karşılık beklemeden
ihsan etmeyi sevdiği gibi başkasından gelen şeyle yine başkasına yardımcı
olmayı sever. Çünkü o, vazifesinin Allah’ın kullarının hizmetine gayret
olduğunu bilir; fazileti hizmette görür.

Hizmetlerin en güzeli, Allah yolunda yürüyenlere
hizmet etmektir. Çünkü böyle bir hizmet, Allah’ın yine kulları için hazırladığı
nimetlere erişmek için yapılır. Allah’a yönelenleri rahata kavuşturmak,
gönüllerini geçim derdinden kurtarmak için gerçekleştirilir. Bu ise hizmetlerin
en yücesidir.

Hizmette bize emanet olarak verilen canların ve
malların korunması, imtihân vesilesi olan mal ve evlâdın Hakk rızâsına uygun kullanılması esprisi vardır. İnsan önce âile çevresine karşı -ki insanın sorumluluğuna verilen bir alandır (bk. et-Tahrim, 66/6)- sonra toplum ve topyekün devlet ve millet ile insanlık için hizmet sorumluluğu taşımaktadır. İşte bu üç alanda yâni âilede, toplumda ve devlette hizmet sorumluluğu vicdanlarda başlamakta; oradan dalga dalga âile ve topluma doğru yayılmaktadır.


Bugün bizim önce vicdanlarımızda kaybettiğimiz hizmet
bilinci, aile ve toplumda büsbütün kayboldu. Kaybettiğimiz bu değerlere yeniden sâhip olmak için topyekün bir eğitim seferberliğine soyunmalıyız. Kokuşan toplum katmanları, ferdlerden başlayan ve oradan topluma ve devlete uzayıp giden bir “temiz insan, temiz toplum” anlayışı ile yeniden inşâ
edilebilecektir. Himmetimiz hizmet, hizmetimiz iyi niyet zeminine oturmadıkça buna ermemiz çok zor görünüyor. Çünkü bugün pek çok yolsuzluk hizmet perdesi altında tezgâhlanmaktadır.

Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz

© rBgSpace’S®2010

BEĞENDİYSEN VE ALANINA
EKLEMEK
İSTERSEN YORUM YAZ BLOG AL’A BAS SENiN OLSUN.

About rizaberkan

Elhamdülillah Rabbimiz bizi Ehl-i İslam diyarında, Müslüman olarak bunun şuuru ve bilinci dahilinde hidayet üzere bulundurmuştur.Bundan daha büyük nimet ve mutluluk yoktur bizim için. Allah bize yeter,Kulluk payesi bize yeter. Allah bizi müslümanlıkla aziz kıldı. Allah bana yeter. Aziz-ü Cebbar olan Allah'ın kulu olmam bana yeter. Ben Allah'ın kuluyum. Ben Allah'ın kuluyum. Şeref ve paye adına kendimi tanıtma için söyleyebileceğim sözlerin en büyüğünü söylüyorum.Ben Allah'ın kuluyum Elhamdülillah ben Allah'ın kuluyum. O, ne güzel bir vekil,ne güzel bir dost,ne güzel bir yardımcıdır. "Ey Rabbimiz, Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır..."
Bu yazı Haberler ve politika, Seyahat içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s