Elif Şafak’ın ‘Aşk’ına atf-ı nazar


http://yazkurtulyapkurtul.files.wordpress.com/2009/08/askkulrengi2.jpg

Konu Uzun Gelebilir Ama Okuyun Bence

Alıntıdır Hiç Bir Yorum Bana Ait Değildir…



Birkaç aydır net’te/forumlarda "ŞEMS’in KIRK KURALI" başlığı altında
bir yazı dolaşıyor. Güya Şems-i Tebrizî hazretlerinin aşk için
vaz’ettiği 40 kural…

Tabii hemen her forumcu da -çok azı müstesna- kendi çalışmalarıymış
gibi kopyala-yapıştır metoduyla İNTİHALLERini sürdürmekte bir beis
görmüyor…

Aslında yazı, Elif Şafak’ın en son romanından iktibas… Onun, Hz. Şems adına aşk için uydurduğu kuralları (!) anlatıyor.

Sağolsun Dücane Cündioğlu üşenmemiş, kendi deyimiyle "Herkes sustuğu
için!" hem bu aşk’a dair kural/kurallar uydurma zırvasını hem de
kitabın tamamı üzerindeki yanlışları, hayli uzun sayılabailecek birkaç
yazıyla tahlil etmiş… Bize de sadece okuyup yararlanmak düşüyor.
Teşekkürler sayın Cündioğlu deyip yazıya geçebiliriz. Saygılarımla…
H. E.

İKTİBAS

***

Dücane
Cündioğlu

dcundioglu@yenisafak.com.tr

30 Ağustos 2009 Pazar

Aklın kaleminden
kırk kurallı aşk / http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18348&y=DucaneCundioglu

— "Mevlâna…. İslâm âleminin Shakespeare’i!" (s. 38)

Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir benzetmeyle
karşılaştığım daha ilk anda muhtemelen elimdeki kitabı -bir daha açmamak üzere-
kapatır ve bir kenara koyardım.

Bu sefer öyle yapmadım. Bir lâ havle çekip bu bayağılığın altını
çizdim, sonra da Elif Şafak’ın Aşk’ını okumaya devam ettim.

Sırf siyah ölümün hatırına… Bir vazife duygusuyla… ızdırab
içinde… Ve tabii ki pencereden dışarı bakmanın cezası olarak…

Süreç değil bir tek, sonuç da benim açımdan acı vericiydi.

Bu konularda eline kalemi alan kim olsa, sonucun yine de
değişmeyeceğini bilmek, belki de ızdırabımın asıl sebebi. Çünkü kendi irfan
hazinelerimizle ve ortak değerlerimizi kendilerine borçlu olduğumuz büyük
ustalarla sahih irtibatlar kuracak o muhkem noktadan artık iyice uzaklaşmış
durumdayız.

Sorun, öyle alelâde bellek yitimiyle izah edilecek gibi değil.
Çünkü pekâlâ kadim bilgi kaynakları elimizde. İnsan malzemesinde de sıkıntı
çekilmiyor. Gayret eksikliği veya iyi niyet yoksunluğu (‘hain’ edebiyatı)
türünden yakınmaları da -hiç değilse bu bağlamda- ciddiye alamayız.

O hâlde nedir sorun?

Sorun, dünyayı/eşyayı idrak tarzımızın hem içerik, hem de biçim
itibariyle kökten dönüşmesi. Dünyagörüşümüzün neredeyse bütünüyle değişmesi.

Sözgelimi mülkiyet ve cinsiyet.

Modern Türk toplumunun, mülkiyet ve cinsiyet alanında kazandığı
yeni bilinç yapısıyla artık geçmişine ihatalı bir biçimde, en azından
müsamahayla bakabilmesi mümkün müdür? Veya mevcut mülkiyet ve cinsiyet
kodlarıyla, mirasçısı olduğu o kadim dünyanın asırlık değerlerini sağlıklı
olarak anlayıp yorumlayabilmesi?

Meselelerini ciddiye alan her namuslu zekânın bu soruya vereceği
cevap olumsuz olacaktır!

GÖNÜL FERMAN
DİNLEMİYOR

Aşk’ın kuralları olur mu?

Ne münasebet, Aşk’ın kuralı olmaz ki kuralları olsun!

Aşk koşulsuz olandır. İçinde ‘çıkar’ ilkesinin olmadığı tek
insanî edimdir. Külliyen hazdır. Bütünüyle zevktir. Süreç içerisinde
oluşmadığından her türlü koşuldan, her türlü kuraldan âzadedir. Anî’dir; yani
anda varolur; bir anda…

Trafiğin kuralları olur, ama Aşk’ın kuralları olmaz!

Kural, aklın vaz’ettiği ilkelere verilen ad! Bu nedenle hesaba
kitaba gelir işlerin kuralı olur. Gönülse akla benzemez, çünkü ferman dinlemez.
Hesaba da, kitaba da gelmez. Nedensizdir. Koşulsuzdur. Kuralsızdır. Bu yüzden
mehabbet (sevgi) başkadır dilimizde, aşk çok daha başka!

Batılıları mazur görmeli, ne yapsınlar zavallılar, dillerinde
tek kelime var: Love veya Die Liebe ya da L’amour!

Love deyince, mehabbet deyince, sevgi deyince, bakınız işte o
zaman işin rengi değişiyor. Çünkü sevginin koşulları ve kuralları olur. Hem de
üç tane değil, beş tane değil, kırk tane bile olur!

Olmuş da nitekim, meselâ bakınız Elif Şafak hiç üşenmemiş,
bizler için tam kırk aded kural uyduruvermiş. Aklınca…

Evet, aklınca. Çünkü düşüne taşına, aklıyla yazmış romanını,
gönlüyle değil. Kalbiyle hiç değil!

Son romanının başlığı şöyle: The Forty Rules of Love: A Novel of
Rumi.

"Başarının Kırk Kuralı: Jeremy Bentham Hakkında Bir
İnceleme" der gibi bir adlandırma!

Çaresiz, hemen sormak zorundayız: Tamıtamına kırk kuralı olan bu
Love’dan muradı nedir acaba yazarın: Sevgi mi, Aşk mı?

İngilizce olarak yazılan bu eser henüz yayımlanmamakla birlikte
Türkçe çevirisi altı aydır elimizde. Üstelik adı da gayet sade, gayet ekonomik:
Aşk. Evet, sadece Aşk.

İşte size Türkçe’nin cilvelerinden biri daha! Çünkü Türkçe’de
Aşk denince, kural mural akla gelmez; Türkçe’de aşkın ne kuralı olur, ne de
kuralları. Hepsi de bir anda uçup gider.

Yazar, Türkçe düşünmeye başladığında, bilinci kendisine bir oyun
oynamış olmalı ki Love’ın yanına koymaktan çekinmediği o meş’um kırk kuralı
Aşk’ın yanına koymaya eli varmamış. Hiç değilse kapakta…

BİLGİ YOK, YORUM ÇOK

Elif Şafak’ın gönlü, acep şu akla zarar tamlamanın tüm günahını,
mâşukların sultanı Şems-i Tebrizî’ye yüklerken hiç mi sızlamamış?

— Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı.

(Üç defa üst üste yanlışsız telâffuz edebilene ödül vermeli!)

Şems, güya diyesiymiş ki: "Bu kurallar benim için tabiat
kuralları kadar evrensel, onlar kadar temeldir." (s. 63)

Tabiat kuralları kadar evrenselmiş! Acaba yukarıda yeni çağ
filozoflarından Francis Bacon’ın veya John Locke’un bir şakirdi mi konuşuyor,
yoksa 13. yüzyılın, o mucizelerin ve kerametlerin hükümfermâ olduğu âşıklar
dünyasının yaramaz çocuğu Şems-i Tebrizî mi?

Görünen o ki yazar kendi kelimelerini, kendi cümlelerini kimin
ağzına koyduğunun hiç de farkında değil. Meselâ, Şems bir defasında çatıp kaşlarını
söyleniyor: "Bu Allah’tan rol çalmak olur!" (s. 120)

Bir yerde de şu tuhaf ifade yakıştırılmış ağzına: "Bizim
tek mezhebimiz var: Allah." (s. 78)

Peki ya, zavallı pirimiz Bâyezid-i Bistamî’nin başına gelenler?!
O da güya şöyle demiş: "Hırkamda Allah var!" (s. 200)

O da ne öyle, hâşâ, "Cebimde akreb var!" der gibi!

* * *

Hataların ortak özelliği özensizlik; bir kısmı da yetersizlik!

Türkçe Hz. Mevlâna’nın mürşidi Seyyid Burhaneddin’e lâyık
görülen şu ifadeye bir bakalım:

— "… ve Kur’an-ı Kerim’de yazan bir hükmü hatırlattım:
Mümin müminin aynasıdır." (s. 98

Oysa Kur’an’da böyle bir ayet-i kerime yok! Aksine bu bir
hadîs-i şerif. Öyle hadis literatürüne filân vâkıf olmaya da gerek yok, çünkü
Şems-i Tebrizî Makalât’ında, Hz. Mevlâna ise Fîhimâfih’inde bu hadîsi şerh
ediyorlar.

Tam da burada, "Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı;
iki defa Meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son Cumhuriyet ilan
ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan
etsik?" diyen Sakallı Celâl’in kulakları çınlasın!

* * *

Hakikaten Aşk’ın en büyük eksikliği ciddiyet!

Meselâ Mevlâna’nın mübarek oğlu Sultan Veled’in hissesine düşen
hezeyanlardan biri de şu:

— "Kehf suresinde apaçık yazmaz mı? Hazreti Musa efsanevi
bir komutan, kanuni sıfatına lâyık biri olmanın yanı sıra günün birinde
peygamber olacak kadar da mümtaz bir adammış." (s. 258)

Aşk yazarının devirdiği çamların haddi hesabı yok, heyecanından
İslâm irfanının ustalarını günümüzün ekran papazlarına dönüştürmüş; doğruları
yanlışlarına yetmiyor bile.

* * *

Çöl Gülü, Hristiyan okurların ihtiyaçları da dikkate alınarak
yaratılan bir Maria Magdalena taklidi. Şems’in irşadıyla hidayete eren bir
fahişe.

Kenan şehrindeki kadınların Hz. Yusuf hakkında "Allah için
bu bir insan değil, ancak değerli bir melek!" şeklindeki şaşkınlıklarını
hikâye ettikten sonra bu kadıncağız şöyle diyor:

— "Bir meleğe aşık oldu diye kim Züleyha’yı suçlayabilir
ki?"

(s. 381)

Kim olacak, kendisinden ayetler aktarılan Kur’an’ın sahibi!

Kur’anî mecaz, yazarın elinde hakikate dönüşmüş. Yazar surenin
bütününü dikkate almamış ve Aziz’in karısının/Züleyha’nın(!) Hz. Yusuf’la
birlikte olmak için zora başvurduğunu, emeline ulaşamayınca da onu zindana
attırdığını aklına bile getirmemiş. İşin ‘aşk’ kısmı, gerçekte nedamet
sahnesinden sonra başlar; ‘nefs-i emmare’ itirafından sonra…. yani kötülüğü
emreden nefsin, Rabbinden af dilemesinden sonra…

Bütün dinler ‘yasak aşk’ (zina) meselesini ciddiye alırlar.
Arzular bir duygu olarak kalmayıp fiile (ihtirasa) dönüştüğünde, tabiatıyla onu
bir suç olarak görürler, bir düşüklük, bir kötülük olarak adlandırırlar.
Karşılığında da iffeti, edebi ve ahlâkı yüceltirler.

Elif Hanım’a tavsiyem, Issız Adam’ın gözü yaşlı seyircilerinin
etkileneceği türden hikmetler serdetmeden önce, meşgul olduğu sahanın
kendisinden beklediği asgari özeni göstermeleri; ve meselâ, Kur’an’ın anlatımı
bir yana, Yusuf ile Züleyha hikâyelerindeki nüanslara hakettikleri dikkati
vermeleri…

Yanlış anlaşılmasın, bir romancıdan ahlâkî va-azlar döktürmesini
bekliyor değilim. Aksine tüm beklentim birazcık özen, birazcık titizlik.
Üstelik dinsel filan da değil, sadece sanatsal!

ELMALILI HAMDİ YAZIR
versus ŞEMS-İ TEBRİZÎ

— "Eskiden, yani Şems bu eve gelmeden evvel, Mevlâna ile
haftada üç dört gün çalışır; ayetleri iniş sırasına göre incelerdik."

(s. 243)

Lütfen biraz muhayyilenizi zorlayın ve 13. asra gitmeye çalışın;
sonra da Hz. Mevlâna ile genç bir kızı, oturup Kur’an ayetlerini, hem de iniş
sırasına göre, incelerken tahayyül edin.

Tebessüm etmeksizin böyle bir sahneyi hayal etmek çok güçtür.
Çünkü "Kur’an ayetlerini iniş sırasına göre incelemek" tamamen
mo-dern bir okuma biçimidir ve geçmişi otuz yılı bile geçmez. Gerçeği değil,
hayali dahi…

Geçelim.

Genç kız Mevlâna’nın yerinde Şems-i Tebrizî’yi bulunca, çaresiz
derdini ona açar:

— "Nisa suresi" dedim yavaşça. "İçime sinmeyen
birkaç husus var orada. Bazı yerlerde erkeklerin kadınlara üstün olduğu yazılı.
Hatta kocaların karılarını dövebileceğini söylüyor."

Peki Şems, bu dertli kızcağıza nasıl tepkide bulunur, dersiniz?

Şöyle:

— "Öyle mi, bak sen!" (s. 244)

Kimya’nın şaşkınlığından istifadeyle ilgili ayetin iki
versiyonunu ezberinden okuyan Şems sorar:

— "Ne dersin Kimya? Sence bu ikisi arasında bir fark var
mı?".

— "Evet var!" diye cevap verir Kimya: "Aynı
ayetin iki farklı yorumunu okudun. Dokuları nasıl da farklı. Birincisi evli
erkeklere karılarını dövme izni veriyor. İkincisi en kötü durumda ‘uzaklaş ya
da uzaklaştır’ diyor. Aralarında epey fark var. Niye böyle?"

Bak sen! (Bu tepkisi bana Şems’ten sirayet etti!)

İki kaşı bitişmiş hâlde ve o melül melül bakan buğulu gözler
eşliğinde Şems şu soruyu yöneltiyor:

— "Söylesene Kimya, hayatında hiç nehirde yüzdün mü?"
(s. 245)

"Hoppala bu da nereden çıktı?" demiyoruz ve bu
Yeşilçam repliğinin ardından, Şems’in bütün ciddiyetini takınarak, Kur’an’ı,
çağıl çağıl akan bir nehre benzettiğine tanık oluyoruz; uzaktan bakana tek bir
akıntı gibi, ama içinde yüzene dört ayrı ırmak olarak görünen bir nehre…

Böylece Elif Şafak’ın, tıpkı "Aşkın Kırk Kuralı" gibi,
yaratıcı muhayyilesinden yardım alarak icad ettiği "Kur’an Yorumunda Dört
Akıntı Teorisi"ni Şems’ten dinlemeye başlıyoruz. (Korkmayın, o türrehatı
uzun uzun aktaracak değilim. Sizin yerinize o azabı ben yaşadım nasıl olsa.)

ELİF ŞAFAK – YAŞAR
NURİ ÖZTÜRK ELELE

Bu hikâyenin bir de sürprizi var; hem de skandal düzeyinde!

* * *

Şems’in, Kimya’ya okuduğu iki ayet çevirisinden ilk versiyon,
yani kadınlara haksızlık ettiği varsayılan metin, Elmalılı Hamdi Yazır’ın
Meal’inden (bir sadeleştirmesinden) alınma. Buna mukabil ikinci metin ise, yani
sevgili Kimya’mızın sıkıntılarına çare olan versiyon ise, Yaşar Nuri Öztürk’ün
çevirisinden.

Roman’ın referanslar bölümünde bu iki çeviri de zikredilmiş,
ancak İngilizce bir çeviriden bahis yok. Bu durumda Elif Hanım, metne kendi
çevirisini koymuş olmalı. (Bekleyeceğiz, göreceğiz.)

Yazar açıkça yanlı davranıyor. Çünkü Kur’an yorumlarında geçmişi
20 yıl öncesine bile gitmeyen tamamen subjektif bir çeviri zaafını, tamamen
Şems-i Tebrizî’nin manevî otoritesi üzerinden haklılaştırmaya çalışıyor. Hem de
Kur’an’ın batınî yorumu bahanesiyle!

Değil öyle 13. yüzyıla, 1980’lere bile geri çe-kilemez bir
çeviriden, bir yorumdan, bir laubalilikten söz ediyoruz.

Çağdaş İslâmî Protestanlığın cılız numûnelerinden birinin,
tamamıyla politik hesaplardan beslenen birtakım sığlıkları, nasıl olup da
Kur’an’ın batınî yorumuymuş gibi sunulabilir; Şems-i Tebrizî’nin ruhaniyeti
nasıl olur da bu denli ucuz bir biçimde istismar edilebilir, doğrusu bir anlam
vermekte zorlanıyorum.

Tarihe sadakat umurlarında olmadığına göre, yazarımız, eli
değmişken, Hz. Pir-i Mevlâna’ya da örtü ayetini yorumlatıp bugünün Kimyalarını
da sıkıntılarından kurtarmayı düşünürler miydi acaba!?

* * *

Elif Hanım, romanınızı tüm dikkatimle okudum, ve şu kanaate
vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin
içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin
en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz.

Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise
tam bir kitsch!

Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı
kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından
yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek!

Ne büyük zavallılık!

Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz!

* * *

Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı’ya veya bir dine inanmak
gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır.
Sanatın sınırlarına saygıdır.

Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André
Gide’in DAR KAPI’sını hatırlamamak mümkün mü?

Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük
bir edibdi.

Kim demiş ki Tanrı’ya âşık olmak için O’na inanmak gerekir diye?
Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından
çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından… inanıp inanmakta
kuş gibi ürkek davrananların arasından…

Tanrı’ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı’nın
inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerden biridir aramak, ve
fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek!

Şükür ki Şems’in ‘Hırka’sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor:
"Bana göre arayan Tanrı’dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir
kitapta meşhur olmadı." (Şems-i Tebrizî, Makalât)

* * *

Ne diyeyim sana ey tâlib, aşk’tan biraz haberdar olsaydın, aşka
kurallar icad etmeye kalkışmazdın!

Senin tüm günahın hakikat ile mecaz’ı birbirine karıştırmak!

***

Dücane
Cündioğlu

dcundioglu@yenisafak.com.tr

31 Ağustos 2009 Pazartesi

New age: Müzik ve dans ve dua / http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18365&y=DucaneCundioglu

Şems geldiğimi görünce gülümsedi:

"Kerra, seni ayinimize davet
ediyoruz."

— "Ne ayiniymiş?" diye
sordum.

— "Ruhani, manevi bir raks
düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve
dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb’ı zikredeceğiz." (s. 328)

Postmodern Aşk dediğim de işte
tamıtamına bu: Müzik ve Dans ve Dua…

Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ’ı
takdimimdir!

Haydi gelin, birlikte, Aşk’ın en neşeli pasajlarından birine göz
atalım:

* * *

Yaşlı Bilge ciddiyetle şöyle der: "Kimya’yı muhakkak okula
gönderin!"

Kimya’nın bu konuşmaya kulak kabartan annesi hemen atılır:
"Kız çocuğuna okul ne gerek?"

Yaşlı bilge de yeni bir öneride bulunur: "Madem okul yok,
kızınızı bir âlimin yanına verin!"

Kimya’nın anne-babası da soluğu Mevlâna’nın yanında alırlar.
Babası der ki:

— "Efendi hazretleri, kızım Kimya özel bir çocuk. Ama anası
da, ben de basit insanlarız. Onu layıkıyla yetiştiremeyiz. Bu yörenin ilmi en
kuvvetli kişisi sizmişsiniz. Kimya’yı öğrenciniz olarak kabul eder
misiniz?" (s. 217-218)

Bir de servis+yemek ücreti meselesine dair birkaç diyalog daha
döktürülseymiş harika olacakmış, değil mi?

* * *

Roman dediğiniz nihayet bir kurgu, kronolojik hatalar da olur,
bilgi hataları da, aşırı-yorumlar da! Yazar özgürdür, kurgu özgürdür. Tasavvuf
da bir ummandır, herkes o ummandan kabınca içer, vs.

Böylesi savunmaları hizaya sokacak en masum teklif şu olsa
gerek:

Gerçekte yorum yorar; yoranı da yorar, yorumlananı da.

13. YÜZYILDAKİ AZINLIKLAR!

Bizlere aktaracağınız doğrulara değil, yalanlara bile inanmaya
hazırız; yeter ki bizi ikna etmek için biraz emek sarfediniz, biraz yorulunuz!

Bakalım o hâlde, aşağıdaki yalanların (!) hangisinde bir emeğin
izini görülüyor?

— Sözde babam Alamut’un son İsmailî imamıymış. Bana kara büyü
yapmayı öğretmiş." (s. 279; krş. s. 254, 267, 396)

— "Eğer insanın taktığı gözlüğün camlarına olumsuzluk
sinmişse…" (s. 230)

— "Fildişi kulelerde âlimler, medreselerde şeyhler,
makamında şıhlar, tahtında sultanlarla değil, aforoz edilmişlerle, kalbi
incinmişlerle, kenara itilmişlerle yarenlik yaptım." (s. 64)

— "Mevlâna oldum olası gayrimüslimlere iltimas geçti,
azınlıklara yumuşak davrandı." (s. 313)

— "Hayal perdesinde Karagöz oynatanlar.." (s. 321)

— "Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat
ustasıdır." (s. 397)

Sormak gerekmez mi, kara büyü’nün, fildişi kulelerin, aforoz
kurumunun, azınlıkların bizim kültür dairemiz içerisinde ne yeri var?

Veyahut, 13. yüzyılda gözlük camlarının, kılı kırk yararak
titizlikle çalışan bir saat ustasının ya da hayal perdesinde oynayıp duran bir
Karagöz’ün?

Bu özensizliklerin miktarını artırmaya gerek görmüyorum.
Hakikaten Mevlâna’ya babasından nasıl olup da Kamus’ul-A’lâm kaldığı (s. 253)
veya kendisinin nasıl olup da İbn Rüşd’ün Tahafut al-Tahafut ismindeki kitabını
okuyabildiği (s. 361) gibi tuhaflıkları açığa çıkarmaktan da hoşlanmıyorum.

Kısacası, kolunda Seiko marka saatle Rumelihisarı’nın surlarında
Bizans gâvuruna kılıç sallayan Battal Gazi edebiyatına katkı sağlamak amacıyla
vermiyorum bu örnekleri! Bilâkis kutsal metinlerin kutsallığı karşısında
duyarsız davranan bir kaleme, ciddiyetsizliğin hangi raddelerde
seyredebileceğini göstermeye çalışıyorum.

* * *

— "Bazı eleştiri kaynaklarınca bu roman, edebi tasavvurdan
ziyade, bir proje çalışması gibi duruyormuş. Bu çalışmanın gerçek teziniz olan
Bektaşilikten farkı nedir?"

Elif Şafak, bu soruyu –biraz da sinirlenerek- şu şekilde
cevaplandırıyor:

— "Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir
ilgisi yok. O da tasavvuf üzerineydi ama akademik bir çalışmaydı. Burada bir
roman var. İki apayrı tür. Yepyeni bir şey bu."

Soruyu yönelten hanımefendinin, "bazı eleştiri
kaynakları" ifadesiyle kimleri kasdettiğini anlayamadığım gibi; romanın
"bir proje çalışması"na benzetilmiş olmasına bir mânâ veremedim.

İSLAM’DA KADIN
KURGUSUNUN PARÇALANMASI

Fakat hiç değilse bu vesileyle bir şey yaptım, kanaatlerimi
yazmaya karar verdiğimde, Ankara’daki bir talebemden, Elif Hanım’ın Yüksek
Lisans Tezi’nin bir fotokopisini temin edip adresime göndermesini rica ettim.
(Sen misin pencereden dışarı bakan, işte çek cezanı!)

* * *

Tezi ele aldığımda, ilk şaşkınlığımı, tezin başlığı vesilesiyle
yaşadım. Çünkü görebildiğim her yerde "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde
Döngüsellik ve Kadınsallık" olarak adlandırılan tezin orijinal başlığı,
bilinenden çok farklıydı:

— Destructuring "Woman in Islam" within The Context of
Bektashi and Mawlawi Thought (Temmuz 1996).

Elif Hanım bu başlığı şu şekilde Türkçeleştirmiş:

— Bektaşi ve Mevlevî Düşüncesi Kapsamında "İslâm’da
Kadın" Kurgusunun Parçalanması.

Giriş bölümünde, genç akademisyenin, tezinin içeriğini nasıl
tanıttığına da bir bakalım:

— "Bu çalışma, hem İslam’da Kadın tartışmalarını eleştirel
bir biçimde ele almaya, hem de bu alanda alternatif bir yaklaşım geliştirmeye
yöneliktir. Burada, Bektaşî ve Mevlevî düşünceleri bu alternatif yolun temelini
teşkil etmektedir. Çeşitli İslamî kadınsılık kurgularından biri, ve bunun
uzantıları, dervişlerin döngüsel anlayışlarındaki sınırsız yolculukları belirleyen
aşamalar etrafında örülerek incelenmiştir."

Bu iddialı tezin, en temel amacının akademik olmaktan çok,
ideolojik bir karakter taşıdığını, sadece başlığı ve yazarının sunumu değil,
tezin içeriği de açıkça göstermektedir.

Demek oluyor ki yaptığı şu açıklamaya artık inanmamakta mazuruz:

— "Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir
ilgisi yok!"

Bilâkis, pekâlâ ilgisi var efendim!

Elbette tür itibariyle değil ama yöntem ve amaç itibariyle var!

Anlaşılan o ki amaç, "İslâm’da kadın" kurgusunun parçalanması.

Yöntem ise, tasavvuf edebiyatı üzerinden İslâm’ın temel
kaynaklarını farklı okumalara tâbi tutmak. İslâmın kadın tasavvurunu dönüşüme
açık hâle getirmek.

Bu bakış açısı tamamen ecnebi bir bakışaçısı. Amerikan
akademizminin gazetecilik mentalitesiyle atbaşı giden ritmine uygun bir
projelendirme tarzı! Tipik toplum mühendisliği!

Önce marjinal algıları tesbit et; sonra bu cılız malzemeyi zaten
karikatürize edilmiş genel algıyla eşleştir; derken, "öyle de olur, böyle
de olur, çünkü ortada farklı yorumlar var" de! Ardından, kapitalizme hâlen
direnen geleneksel değerlerin çözülmesi için bu curufatı medya aracılığıyla
sürekli mazlum halkların bilincine zerket. Direnenleri ise, "Ayol, sen
hâlâ orada mısın?" yollu küçümsemelerle marjinallik sınırına it!

Sonuç, istikbal va’d eden genç akademisyenlerin işçiliğiyle,
geleneksel/ortak değerler marjinalleşirken, kenardan köşeden toplanan
kırıntılar yeniden-yapılandırılarak merkeze çekilir.

Bundan böyle geleneksel/ortak değerlerin çözülmesine karşı koyan
her direniş hamlesinin taassub, bu değerlerin çözülmesi amacıyla türbelerimize
vurulan her kazma darbesini ise özgürlük olarak adlandırmak kolaylaşır.

Şems-i Tebrizî’nin dediği gibi: "Yazıklar olsun o hastaya
ki işi Yâsin’e kalmıştır!"

* * *

İmdi, tezin şahsen bendenizi ilgilendiren en önemli
kısımlarından birine atf-ı nazar edeceğim; "Qur’anic Hermeneutics"
(Kur’anî Yorumsamalar) başlığı altında yapılan açıklamalara…

— "Okur ve metin arasındaki ilişkinin mahiyeti nedir?"

veya:

— "Anlama-yorumlama edimlerinde, metin ve okur,
birbirlerini karşılıklı olarak nasıl etkilerler?"

ALTERNATİF YORUMLAR

Bu iki soruya verilecek cevabın, öncelikle, sadece
"metin-okur" ilişkisinin değil, "kutsal metin-inançlı okur"
ilişkisinin de yorumlamamıza katkı sağlayacağına inanan Elif Hanım, tam da
burada kendisine dikkat edilmesi gereken hassas bir noktanın varlığına işaret
eder:

— "Hiç kuşkusuz" der; "kutsal metinlerin doğrudan
bu bakışaçısıyla ele alınamayacağını, kutsallıklarından ötürü kendi okurlarının
gözünde bir ‘metin’den çok daha fazlası olduklarını gözönünde bulunduruyorum.
Ancak yine de, kutsal metin de en son tahlilde bir metindir ve bu nedenle de
farklı yeni-okumalara (rereadings) ve yeni yapılandırmalara (reconstructions)
açıktır." (, s. 64-65)

Neymiş, kutsal metin de en son tahlilde bir metin imiş, ve
tabiatıyla yeni-okumalara ve yeni-yapılandırmalara da açık imiş!

Elif Hanımın, hadi tezini şimdilik bir kenara koyalım ama diğer
çalışmalarında —verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere— sürekli işbu
‘açık’ noktadan içeri sızmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

* * *

N’olmuş yani? Ne mahzuru var, kutsal metinleri farklı bir
biçimde yeniden-okumaya, yeniden-yapılandırmaya çalışmanın?!

BEN YAPTIM OLDU

Bence hiçbir mahzuru yok! Kalkıştığı işin hakkını veren, hiç
değilse vermeye çalışan her müteşebbisin ellerinden öperim, —hadi ben de Şems
gibi söyleyeyim— ona yüreğimde ısıttığım sımsıcak bûseler gönderirim.

Türkçe’de "Kur’an Hermeneutiği" üzerine ilk yazıları,
ilk kitapları bendeniz kaleme aldı. İlk makalemin basım tarihi 1994.
"Hermeneutik Bir Deneyim" alt-başlıklı kitaplarım ise 1995.

Kısacası, kutsal metin yorumlarında yeniden-yorumlamanın,
yeniden-yapılandırmanın önemini takdir etmekte hiçbir sakınca görmüyor; hatta
bu yoldaki çabaları samimiyetle destekliyorum.

Fakat şu koşulla: Meseleyi sulandırmamak koşuluyla! Konunun
ciddiyetini ve ehemmiyetini kavramak koşuluyla! Her şeyden önce, kutsal metnin
orijinal diline vakıf olmak koşuluyla! "Ben yaptım oldu" bahanelerinin
arkasına saklanmamak koşuluyla!

* * *

Bu konuda bir fikir vermesi bakımından sadece bir örnek
zikretmekle yetineceğim. Akademik bir örnek!

Elif Şafak’ın tezinin ilk bölümü Fetva kurumuna ayrılmış.
İslâm’ın zahirine. Şeriatın en güçlü silahına. Örnek olarak da Şeyhülislâm
Ebussuûd Efendi seçilmiş, hem de Tanrı’nın cemâlini değil, celâlini temsil
ettiği düşünülerek. Yaklaşık 60 sayfa.

İşin bu tarafına o kadar önem verilmiş ki tezin daha girişinde
Ebussuûd Efendi’nin bir fetvasına yer verilmiş; bir zaviyede ilâhîler okuyup
semâ eden dervişler hakkında verdiği bir fetvasına….

Kanlı canlı bir fetva bu! Celâl sıfatının tüm haşmetini yansıtan
bir fetva!

Kaynak ise, Ertuğrul Düzdağ’ın "Şeyhülislâm Ebussuûd
Efendinin Fetvaları" (İstanbul, 1983) adlı eseri.

Önce fetvanın ilgili kısmını orijinalinden aktaralım:

— "(…) Ehalî-i mahalleden bazı kimseler zaviye-i
mezbureye şeyh olan Zeyde, "Bu makûle evzâ niçin ettirip razı
olursun?" dediklerinde, Zeyd, "Ne lâzım gelir? [Cenab-ı Hak]
‘İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım’ [(Zariyat: 56)
buyurmuyor mu?]" demekle cevap verse, şer’an Zeyd-i mezbûra ne lâzım
gelir?" (s. 87)

Tez İngilizce olduğu için, genç akademisyen, Ebussûd Efendi’nin
fetvasını özetleyerek İngilizce’ye çevirmiş.

Geliniz, şimdi, ilgili kısmı birlikte karşılaştıralım:

— "(…) Şayet âyini yöneten şeyh, kendisine itiraz
edildiğinde, "Bunun nesi yanlış? Herşeyi, iyiyi de, kötüyü de Tanrı
yaratmadı mı?" diye cevap verse, hükmünüz ne olur?" (If the leader of
the ritual, when questioned, replied, "What is wrong with it? Did not God
create all, Good and Bad?", what would be your verdict?) [Introduction, s.
1]

Ne demek oluyor şimdi bu?

Metinde geçen Zariyat Sûresi’nin 56. ayeti, nasıl olup da bir
ilmihal maddesiyle yer değiştirivermiş?

POSTMODERN AŞK

Bu muammânın çözümü çok basit aslında. Orijinal metinde ayet
Arapça harflerle dizilmiş ve bir dipnotla kitabın sonunda gerekli bilgi
verilmişse de, tecrübesiz araştırmacımız, oraya bakmayı akıl edemediğinden
böyle de kurtarır deyû bir şeyler uydurup metne eklemiş.

Asıl skandal, Ebussuûd Efendi’nin bu suale verdiği cevabın
çevirisi. Çünkü Elif Hanım, soruya tam olarak anlam veremediği için, önce
cevapta yer alan bütün gerekçeleri budamış, sonra da "Canlarına okuyun o
kerataların!" dercesine kısa bir cümleyle zahir ulemasının celâlini gözler
önüne serivermiş!

* * *

Pencereden dışarı bakmamın bedelini yeterince ödediğime göre,
bir haftama mâlolan bu sevimsiz hikâyeyi herhâlde neşeli bir alıntıyla
sonlandırabilirim.

"Şems geldiğimi görünce gülümsedi: "Kerra, seni
ayinimize davet ediyoruz."

— "Ne ayiniymiş?" diye sordum.

— "Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç
görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla
Rabb’ı zikredeceğiz." (s. 328)

Postmodern Aşk dediğim de işte tamıtamına bu: Müzik ve Dans ve
Dua…

Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ’ı takdimimdir!

* * *

NOT: Belki bazı dostların aklına, üç
gündür bunca zahmeti niçin ihtiyar ettiğim sorusu gelebilir.

Cevabı çok basit: Herkes sustuğu için!

About rizaberkan

Elhamdülillah Rabbimiz bizi Ehl-i İslam diyarında, Müslüman olarak bunun şuuru ve bilinci dahilinde hidayet üzere bulundurmuştur.Bundan daha büyük nimet ve mutluluk yoktur bizim için. Allah bize yeter,Kulluk payesi bize yeter. Allah bizi müslümanlıkla aziz kıldı. Allah bana yeter. Aziz-ü Cebbar olan Allah'ın kulu olmam bana yeter. Ben Allah'ın kuluyum. Ben Allah'ın kuluyum. Şeref ve paye adına kendimi tanıtma için söyleyebileceğim sözlerin en büyüğünü söylüyorum.Ben Allah'ın kuluyum Elhamdülillah ben Allah'ın kuluyum. O, ne güzel bir vekil,ne güzel bir dost,ne güzel bir yardımcıdır. "Ey Rabbimiz, Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır..."
Bu yazı Haberler ve politika içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

1 Response to Elif Şafak’ın ‘Aşk’ına atf-ı nazar

  1. ...gülsultan... dedi ki:

    Herkes kaybetti , ölüm kazandı. Mezar taşlarına "Hüve’l Bâki" kazındı.Alllah cc. razı olsun . Cumanız mübarek , dualarınız kabul olsun. aşk-ı niyaz olsun.Selametle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s