Aşk-ı mecazi, aşk-ı hakikiye nasıl inkılab eder? Bunun sırrı nedir?


https://i1.wp.com/img38.imageshack.us/img38/4052/askrbg.jpg

Aşk, fart-ı muhabbet demektir. Muhabbet, bilmenin ve tanımanın
veyahut mutlak kemale muttali olmanın; karşı tarafta da kemal, cemal -mecazi
aşk açısından- melahet, müşakele gibi hususların bulunmasıyla bazen meydana
gelen insandaki fıtrî bir haldir. İnsan, tanımadığını ve bilmediğini sevmez;
sevebileceğini tanıyıp bilirse sever. Kafirlerin Allah’ı sevmemesi ve Rasulü
Ekrem’e karşı saygısız olmaları tanımama ve bilmemeden kaynaklanmaktadır.


Muhabbetin ifrat derecesine aşk denir. Normal muhabbette olmasa da aşkta
bazen muvazenesizce tavırlar görülebilir. Bir diğer manada aşk, mahbubundaki
kusurları görmemezlik, gözüne ondan başka hayalin girmemesi ve onu her şeyin ve
herkesin üstünde kabul etme halidir. Mesela kişinin, güneşin güzelliğini
mahbubunun güzelliği yanında sönük görmesi, ‘Mahbubum benim yanımda olursa
cennetin hurilerini istemem’ demesi veya ‘Cennet başkalarının olsun. Bana
mahbubum yeter..’ gibi iddialar, aşık mırıltıları ve mecazi aşk açısından da
akıl ve mantıkla telif edilemeyecek pervâsızca iddialardır. İşte bu aşktır ki,
Mecnun’u sahraya salmış ve Ferhat’ı da koca dağı delme macerasına itmiştir.


Allah’tan başkasına -ne olursa olsun- gönül vermek, onu sevmek, aşık ve
müptela olmak mecazi aşktır. Mesela Mecnun’un, Ferhat’ın ve Zeliha’nın
muhabbeti, birer mecazi muhabbettir. Bir de fart-ı muhabbetin fıtri garazsız,
ivazsız olanı vardır ki, buna da anne ve babada bulunan şefkati misal
verebiliriz. Esasen şefkat, Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinden gelmektedir.
Allah’ın insanlara ve mahlukata karşı olan mukaddes ve münezzeh sevgisinin,
değişik malûl yanlarıyla insanlarda olanına şefkat denir.


Evet, Mabud-u Mutlak’tan gayrıya gönlün kaptırılması, sevilip aşk u alaka
gösterilmesi mecazi aşktır. Hakiki aşk ise gönlün Allah’a verilmesi ve Allah’ın
deli gibi sevilmesidir. Burada hemen şunu da ifade etmeliyim ki, Allah’ı
sevmek, bir pâye meselesidir. Müminler, Rasulü Ekrem’i severlerse, müminlik
mertebesinde, daha doğrusu müminlikteki muhabbet mertebesinde önemli bir
noktaya ulaşmışlar demektir. Fakat bu, en kamil mertebe değildir. Mesela Rasulü
Ekrem’i andığınız zaman kararınız kalmayabilir; ama bu zirvenin ötesinde bir de
şâhika vardır. Rasulü Ekrem’i, O’na ait hatıraları ve Ashab-ı Kiram’ı sevme
mertebesi, muhabbetin ilk mertebelerindendir. Çünkü bunlar beşerî kıstaslarla
anlaşılan, duyulan, takdir edilen ve ölçülen şeylerdendir. Demek ki, sizin
kabınız hissedilen şeyleri ölçüp değerlendirerek size bir fikir verebiliyor.
Siz bu fikirle o mahbubu gönülden seviyorsunuz. Onun halkasına tam girip ve
onun gözüyle ötelere, ötelerin de ötesine bakınca, aşk u muhabbetinizde daha
derin lâhûti bir buuda ulaşıyorsunuz.


Allah’ı sevmek, her türlü alakanın ötesindedir. Bu sevgiyi vicdanında biraz
olsun hisseden neler neler duyar. Cenab-ı Hakk’ı sevmenin başladığı andan
itibaren her sevgi dolaylılık rengine bürünür. Ayrıca Allah’ı sevdiğiniz
nispette mâsivâya karşı aşk u alakanız yavaş yavaş küsuf tutmaya yönelir. Siz
artık her şeyi O’ndan dolayı sevmeye başlarsınız. Mesela Hz. Ali’yi, damad-ı
Rasulullah, O’nun Haydar-ı Kerrarı, Şah-ı Merdanı, muharebe meydanlarının
kükreyen aslanı olduğu için seversiniz. Allah’ı sevme zirvesine ve şâhikasına
yükseldiğiniz zaman Rasulü Ekrem’i Allah’ın elçisi olduğu için seversiniz.
O’nun karşısında yeri, konumu ve risaletini daha iyi görüp okudukça bu
derinlikten ötürü sevgi bir hayranlığa dönüşür. Bu bir zevk ve hal meselesidir.
Bunu tadan bilir; tatmayan bilmez. (Eski Erzurum müftüsünün ifadesiyle
‘men lem
tadmaz lem bilmez.’ O, ‘Men lem yezuk lem ya’rif – Tatmayan bilmez’
sözünü
yarı Arapça yarı Türkçe bu şekilde ifade ederdi.)


İnsanın Allah’ı sevmesi iyi bir şeydir. Hususiyle insan, vicdan sistemiyle
Allah’ı tam bilebiliyorsa O’nu delice sever. Çünkü sevginin biricik mahalli
vicdandır. Vicdanın rükünlerinden biri olan zihin bildirir, latife-i Rabbaniye
gösterir, irade O’nun muradına yönlendirir, akıl, sevgi esbabı üzerinde
muhakeme eder, yürek ona önemli derinlikler kazandırır.


Bir insan, bütün bütün mecazi aşkla meşbu ve aşk-ı hakikiden mahrumsa mutlak
bir şeyler yapılarak onun yüzü hakiki aşka döndürülmelidir. Bu, fani
mahbubların fena ve zevalini göstermek suretiyle, onların içlerinde Baki-i
Hakiki ve beka arzusu uyararak.. iman ve marifet hususunda derinleştirerek..
sözü-sohbeti hep evirip çevirip O’nunla irtibatlandırarak.. kalbin kiri-pası
sayılan günahlardan, hatalardan uzak durarak Hak’la alaka kurabilir; alakasını
güçlendirerek her şeyden elini eteğini
çekip ‘Lâ uhibbu’l-âfilin –
Ben, batıp gidenleri sevmem.’ (En’am, 6/76) ‘
Baki bir
yâr isterim’ deyip O’na yönelebilir. Hz. İbrahim (aleyhissalatu vesselam) gibi
yıldız, ay, güneş hepsini tulû’, gurub ve mahiyetleriyle okur, bunların zeval
bulup gitmelerini, bir doğup bir batmalarını ve batıp giden bu şeylerin kalbin
alakasına değmediğini haykırır, herkese duyurur. Zaten bunlar, câmid ve cansız
nesnelerdir; ne insanı duyar ne dinler ne de ihtiyaçlarına cevap verebilirler.
Oysaki insan, öyle birine yönelmeli ki, her zaman O’nu görsün, duysun, dinlesin
ve isteklerine cevap versin. Hatırat-ı kalbimi bilsin, dualarıma icabet etsin..
dünyevi-uhrevi taleplerimi yerine getirsin.. yalnızlığımı giderip bana enis
olsun.. ebed arzularıma cevab-ı savap verip gönlümü şad etsin.. benim gibi
bütün dost, ahbab, yârân ve yakınlarımı da âbâd etsin.. Evet, bana işte böyle
bir Mabud, Sevgili, Yâr-ı vefâdâr ve her halime nigehban bir Dost lazım.
Öyleyse bana aşk u alaka kurmak gerekir.


Molla Cami, bu hususu anlatırken,
‘Sadece biri sev, başkaları sevmeye
değmez. Çünkü görünmüyorlar. Biri iste, başkaları istemeye değmez. Çünkü derde
derman olamıyorlar. Biri söyle, başkalarını söylemek fuzulidir. Çünkü senin
işine yaramaz.’
demek suretiyle hakiki aşkın Allah’a karşı olan aşk olduğunu,
insan Allah’tan gayri neye gönlünü verirse versin, bunların içinde bir burkuntu
ve üzüntü bırakıp gideceğini vurgular ki, bu, herkesin meşk edip tekrarlaması
icap eden bir husustur.


Hülâsa-i kelam, fâni ve zâil şeyler, gelip gidişi ile kalbin alakasına
değmediğini göstermekte ve hakiki mahbub arıyan gönle ‘Allah sevilmelidir’
ihtarını yapmaktadır.

 M.
Fethullah GÜLEN

http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-6249165657155437637&hl=tr&fs=true

https://i2.wp.com/img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ BLOG AL’A BAS SENiN OLSUN.

About rizaberkan

Elhamdülillah Rabbimiz bizi Ehl-i İslam diyarında, Müslüman olarak bunun şuuru ve bilinci dahilinde hidayet üzere bulundurmuştur.Bundan daha büyük nimet ve mutluluk yoktur bizim için. Allah bize yeter,Kulluk payesi bize yeter. Allah bizi müslümanlıkla aziz kıldı. Allah bana yeter. Aziz-ü Cebbar olan Allah'ın kulu olmam bana yeter. Ben Allah'ın kuluyum. Ben Allah'ın kuluyum. Şeref ve paye adına kendimi tanıtma için söyleyebileceğim sözlerin en büyüğünü söylüyorum.Ben Allah'ın kuluyum Elhamdülillah ben Allah'ın kuluyum. O, ne güzel bir vekil,ne güzel bir dost,ne güzel bir yardımcıdır. "Ey Rabbimiz, Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır..."
Bu yazı :: ALLAH (CELLE CELÂLÜH) :: içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s