Adımız gibi adımımız da Akif gibi olmalı


https://i0.wp.com/img145.imageshack.us/img145/6803/mehmetakifersoygf7.jpg

Adımız gibi adımımız da Akif gibi olmalı

Adı gibi, inandığı davada sebatkârdı. Bildiği
doğrudan kesseniz vazgeçmezdi. İnandıklarını dobra dobra söylemekten
çekinmezdi. Dert, yüreğinde yangınlara neden oluyordu. Yaşadığı dönem
itibarıyla çevresinde üç-beş insan dışında kimseyi bulamamıştı. Onun için
ufkunu geleceğe dikip, hazineler değerinde eserler bırakmıştı. Hayatı bir
numuneydi belki. İnsan olmanın tüm meziyetlerini göstermişti. Dostlarına yakın
olmak için evini taşıyan, verdiği sözü tutmak için sırılsıklam ıslansa da onca
yoldan gelen, dostunun çocuklarına evinin kapılarını açıp babalık yapan,
yetiştiren de O’ydu. Evet Mehmet Akif Ersoy’dan bahsediyoruz

İstiklal
Marşı’nın şairi olmasaydı bugünün gençlerinin çoğu onu tanımıyor olacaktı belki
de. Tarih kitaplarının arasında unutulmaya yüz tutmuş bir şair olarak
kalacaktı. Belki Akif’i sadece bir şair olarak tanıtmak, onu anlamamak
demektir. Çünkü Mehmet Akif, şair olmanın yanında imanı, vatanseverliği,
doğruluğu, sevgisi, fedakârlığı, sadakati, kabına sığmayan karakteri ve
yaşadığı çağı aşan ufkuyla vardır.

Mehmet
Akif, her bir mısrasının yankılarını yüreğimizin derinliklerinde duymamız
gereken bir isimdir. Ama bu hissiyat soğuk bir istiklal Marşı terennümünden
öteye geçmeyen bir vasfa dönüşmüşse, kalbimiz bu sıcaklığa “gel” dememişse ne
Akif’i anlayabiliriz, ne de anlatmak istediklerini.

Akif
gibi inanmak, teslim olmak ve sebâtkâr olmak isteyip istemediğimizi sormalıyız
kendimize. Hayatımızın hangi saatleri Akifçe bir adımı hatırlatıyor?

Uzun
bir sûkût…

Adımız
gibi adımımız da Akif gibi olmalı. Yürekten inanıp, kalbimizden
konuşabilmeliyiz. Akif’in kalbini bağladığı yere biz de bağlanmayı arzulayıp,
aynı frekansta, O’nun duygularını gönderdiği boyuta biz de duygularımızı
ulaştırabilmeliyiz. Kim bilir belki, manevi anlamda Mehmet Akif’in dualarının,
yakarışlarının ve dizelerinin uçuştuğu bir yerlerden biz de nasibimizi alırız.

 İyi haftalar dileğiyle.

Serhat ŞEFTALİ

https://i2.wp.com/img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL’A BAS SENiN OLSUN.

About rizaberkan

Elhamdülillah Rabbimiz bizi Ehl-i İslam diyarında, Müslüman olarak bunun şuuru ve bilinci dahilinde hidayet üzere bulundurmuştur.Bundan daha büyük nimet ve mutluluk yoktur bizim için. Allah bize yeter,Kulluk payesi bize yeter. Allah bizi müslümanlıkla aziz kıldı. Allah bana yeter. Aziz-ü Cebbar olan Allah'ın kulu olmam bana yeter. Ben Allah'ın kuluyum. Ben Allah'ın kuluyum. Şeref ve paye adına kendimi tanıtma için söyleyebileceğim sözlerin en büyüğünü söylüyorum.Ben Allah'ın kuluyum Elhamdülillah ben Allah'ın kuluyum. O, ne güzel bir vekil,ne güzel bir dost,ne güzel bir yardımcıdır. "Ey Rabbimiz, Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır..."
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

1 Response to Adımız gibi adımımız da Akif gibi olmalı

  1. Semra dedi ki:

    ÂHİRET YOLU Sokakta sâde bir "âmîn!" sadâsıdır gidiyor: Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor. Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût, Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût; Denildi: "Fâtiha!’; âmîni kestiler bu sefer, Göğüsler inledi, derken, açık duran eller, Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi; Deminki zemzemeler bir zaman için dindi. Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu, Diyordu: – Söyleyin Allâh için şu merhûmu, Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar? – İyi biliriz! -Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz, Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya? – Evet! – İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et… – Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı. – Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı! Cemâatin yüreğinden kopup "helâl olsun!" Nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn, Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi. İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi; Baş örtüsüyle kadınlar gözüktü pencereden: – Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen? – Yıkıldı dostlar evim, barkım… Âh gitti kocam!.. – Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam! – Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre, Kızıp da "ey!" demiş insan değildi, hemşîre! – Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım… – Babam ne oldu? – Baban… Öldü. – Etme Ayşe Hanım, Bu söylenir mi ya? Hicrân olur zavallı kıza… – Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza… Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın… Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın, Sevimli bir küçücek kız… Beşinde ancak var. Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar, Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi. Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî. Sefine pâre ki: sırtında mevc-i bî-hissin, Yüzer… Önünde ademden nişâne bir engin, Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına; Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana? Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça, O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca. Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını? Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını? Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner, Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer. Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer: Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler. O tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût, Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor; Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor. Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı? Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı: Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi, Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi, Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler, Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer! Ağır ağır gidiyorken cenâze kâfilesi, Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi. Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât, Açıldı dîde-i im’âna perde perde hayât. Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş; Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş! Elinde yok halâs imkânı, mâdâme’l-hayât uğraş… O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş!’ Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın; Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın; Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın; Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın. Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler, Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ’atler. Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler: Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler! Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem… Belki bunlardan Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el’ân Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im’ân… Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân! Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ; Müşeyyed bürc ü bârûlar düşer bir bir, bu taş hâlâ, Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ; Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ. Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna. Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu; Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu. Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra, Sokuldu servilerin ortasında bir çukura, Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur Kabardı toprağın altında bir an, bir ur! Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini, Dönün de arkadakinden sorun fecâ’atini· Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak İlel’ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!…Hayırlı günler,mutlu pazarlar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s