Ortağız Bir Namusa – Grup Tillo


kardeş

Hep beraber yaşadık bu vatan toprağında
Kardeş etmiş bizleri, emrediyor Kur’an’da
Li Qur’anê binêrin, Xweda wanî gotiye
Müslüman tev bira ne, qetla însan herame
( Kürtçe manası : Kur’an’a bir bakın şöyle, Allah emrediyor böyle :
Müslümanlar kardeştir, insanı öldürmek haramdır )
Edirneden Şırnağa, Hatayından Samsuna
Kırklarelinden Van’a, Artvin’den Karaman’a
Ortağız bir namusa, yaslanmışız sırt sırta
Piştame bi hev gredaye namusameji yeke
Ne bir karış topraktan, Ne de bir vatandaştan
Kürt ile Türk kardeştir, ayrılmaz et tırnaktan
Kullu muslimin ihveh, cealennellahu ihveh
Li vekfi kahr el umme es sulhu hayrun ya ihveh
( Arapça manası : Müslümanlar kardeştir, Allah bizleri kardeş eyledi.
Yeter artık üzülmesin analar. Barış içinde yaşamak en hayırlısıdır )
Tekirdağ’dan Ağrı’ya, Rize’den Adana’ya
Muğla’dan Ardahan’a, Mersin’den Giresun’a
Ortağız bir namusa, yaslanmışız sırt sırta
Babamın sözü bana elletme vatanına
Kanım var toprağında kem baktırmam ben sana
Babamın sözü bana elletme vatanına
Kanım var toprağında kem baktırmam ben sana
Siirt’ten Sakarya’ya, Bartından Antalya’ya
Hakkari’den Aydın’a, Antep’ten ta Sinop’a
Ortağız bir namusa, yaslanmışız sırt sırta
Diyarbakır’dan Uşak’a, Mardin’den Zonguldak’a
Balıkesir’den Muş’a, Urfa’dan Trabzon’a
Ortağız bir namusa, yaslanmışız sırt sırta
Namuse ma yewo ma raşt xo daw yowbinun
Şöyle bak şu cihana Türkiyem halin başka
Kardeş gelme oyuna bölünmeyiz biz asla
Şöyle bak şu cihana Türkiyem halin başka
Kardeş gelme oyuna olmayız paramparça
Tekirdağ’dan Ağrı’ya Rize’den Adana’ya
Muğla’dan Ardahan’a, Mersin’den Giresun’a

Grup Tillo

! ÖĞüT !! NaSiHaT !!! HaYaT DeRSLeRi, .:.GöNüLdEn GöNüLe.:., Aşk, Genel, SeVGi, SaYGı ve HüRMeTLeRiMLe... içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Vatanıma ve milletime göz dikmiş alçaklar. Aziz Şehitlerimizin kanlarında boğulacaklar.


images77904bayrak

Birkaç çapulcu, ermeni soyu, bilinir kimlerin piyonu,
Güzel ülkemin güzel insanlarına geçmez oyunu,
Hain elleri, kirli emelleri, kör olsun gözleri,
Zalimlerin bellidir cehennemdir ebedi yerleri.

Masum insanları hatta kundaktaki yavruları
Ömrünün baharında nice vatan evlatları,
Şehadet şerbetiyle cennete uçtular,
Terör örgütü alçaklar cehenneme odun olacaklar.

Türk ordusu ayakta nöbet tutuyor*
Polislerimiz etrafı kol kol geziyor*
Türk halkı namazında dua ediyor*
PKK eninde sonunda bitecek diyor.

Hainlerin yaptıkları yanlarına kalır mı*
İhanetin affı olmaz sizi millet salar mı*
Vatan şehitler toprağı, seni toprak alır mı*
Allah’ın Laneti sizin üzerinize olsun gavurun tohumları.

Kalleşlik ve kahpelik bunların kanında var
Soysuz köpekler dağda hayvanlar gibi yaşar
Vatanıma ve milletime göz dikmiş alçaklar
Aziz Şehitlerimizin kanlarında boğulacaklar.

Siz baş edemezsiniz Türk Milletiyle*
Öyle kahpelik yapmayın, çıkın menzile*
Pusu kurup, mayınları dizmeyin hele*
Göreceksiniz sereceğiz leşlerinizi herbir yere.

Kâfirin inancı yok, her türlü zulüm mübah
Batılla iştigal eder, nedir bilmez günah,
Hain her yerde hain, kardeşine çeker silah,
Sizler bulamayacaksınız dünyada da, ahirette de felah.

RıZa BeRKaN GÜLER –

– Ölünüzü, dirinizi, hergün birinizi, birgün hepinizi!!

Son terörist geberinceye kadar Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez!

MAZLUMLAR AYAĞA KALKMADIKÇA ZALİMLER DİZ ÇÖKMEZ.

vvx14

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Güneş bütün gecelerden güçlüdür can! Çünkü güneş vefalıdır, gizlemez sevgisini.


Misketler-içinde-yıldızlar-duvar-kağıdı

Ayrılıklar geceye benzer. Bütün yarınlar da sabaha can!

Geceye az kaldı. Ayrılık, gelini götürmeye gelen düğün alayı gibi kapımızda. Kimler ayrılmadı ki canından.
Ayrılığı, cennetten ayrılan Hz. Adem’e sor. Tufan’da oğlunu dalgaların pençesinde bırakan Hz. Nuh’a, Yusuf’u için inleyen Hz. Yakub’a, içindeki ejderle boğuşan Züleyha’ya, yüreğinin sesini susturmak için bileğiyle dağları oyan Ferhad’a, Şems için kavrulan Mevlâna’ya, binlerce evlâdını gurbete gönderen Anadolu’ya, en çok da Resulü’nü Medine’ye gönderen o kutsal diyâra, hasılı gidenin ardından bakıp kalanlara, ocak gibi yananlara sor.
Geride kalan, hep inleyendir ana misali, can! Giden hep yârdır, ‘can’dan ‘can’dır. Her şeyi alıp götüren de ‘o’dur, götürdüklerinin iki mislini geride bırakan da…
Giderken arkada bıraktıklarına son bir kere bakıp da öyle gitmeli insan. Yaşadıklarını, paylaştıklarını gönül heybesine yerleştirmeli. Paylaşılan andır, zamandır, dönüşü olmayandır. Paylaşılan hayattır can!
Vefâlı olmalı insan. Vefânın dersini Kur’andan; âlemlerin muallimi, Gönüllerin Sultanı’ndan, O’nun nurlu ashâbından almalı.

Olmalı insan, önce kul olmalı. Olmadan evvel ölmeli, ölmeden önce olmayı tamamlamalı. Nasıl mı olmalı? Hak dostları gibi vefâ kahramanı olmalı. “Vallahi O söylüyorsa doğrudur. Ben O’nun verâların verâsından haberler getirdiğine inanıyorum.” diyen, sadakat ve vefâdan bir lâhza ayrılmayan Hz. Ebubekir gibi olmalı.

Allah Resulü’ne; “Kendisinden meleklerin bile hayâ etmekte olduğu bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?” sözlerini dedirten, an-be-an bütün mahlûkâta edebiyle vefâlı olan Hz. Osman gibi olmalı.
Vurulduğunda yarasının ağırlığıyla baygın yatan, “Eğer daha ölmediyse, onu namazdan başka bir şeyle ayıltamazsınız.” sözlerinden sonra namaza çağrıldığında küheylanlar gibi ‘Namaz vakti mi?’ diyerek yaralı bedeniyle kan revan içinde şahlanan, namaza vefâlı Hz. Ömer gibi olmalı.
“Perde-i gayb açılsa, yine de yakînim azalmaz.” diyerek, vefâsını kâinata haykıran, evliyâlar babası, yiğitlerin şâhı Hz. Ali gibi olmalı.

Vefâ, sadece ‘has’ların vasfıdır can! Nisyan -unutmak- ise ‘ham’ların… Bedene tutsak olmuş hoyratların nasibi yoktur vefâdan. Gönlümüzün kitabında; “Bize bir defa selâm vereni kıyamete kadar unutmayız.” düstûru kayıtlıdır. Biz dersimizi; “Kabrimize gelip, bir defa Fatiha okuyanlar kıyamete kadar bizimdir. İmânlarını kurtarmadan ölmesinler, ömürleri boyunca fakirlik görmesinler.” diye dua eden, hâlâ büyük bir vefayla Üsküdar’da dostlarını ağırlayan Aziz Mahmut Hüdâyî’den almışız. Nice vefâ kahramanının mânevî huzûrunda hürmetle, edeple selâma durmuşuz.

Dostlarını daima vefâ ile hatırla can! Arayan sen ol, bulan sen; tanıyan sen ol, kucaklayan yine sen. Kula vefâsı olmayanın Hakk’a vefâsı olmaz. Git ki, vefanın ter ü tâze hüküm sürdüğü yeni bir hayata başla… Haydi daha fazla durma karşımda. Kurşun gibi bir anda al, ellerini benden. Su gibi aksın ellerin ellerimden.
Yüreğini yüreğimde, gözlerini gözlerimde bırak da git. Beklemeden, bir kelime bile etmeden git. Canımı canımdan kopar da git.
Giderken son bir defa Hakk’ın selâmını esirgeme benden. Arkada kalanın gözü yaşlı olur, yüreği yufka, gönlü ince. Ben, içimdeki korla, bağrımdaki volkanla, öylece dağ gibi arkanda kalayım. Yapayalnız hecelerde kaybolan ben olayım. Sen sağlam adımlarla yarınlara yürürken, yıkılan ben olayım.
Gülen sen ol, ağlayan ben. Yeşeren sen ol, sulayan ben. Bana saplansın paslı mızrakların ucu, sana dokunmasın. En çılgın isyanlarını, savaşlarını, sırlarını gittiğin diyarlara götürme. Kötüye dair ne varsa benim yanımda kalsın. Benim avuçlarıma bırak. Ben onları dua dua ak kanatlı kuş gibi göklere uçurayım. Benim payıma; ilâhî dergahtan, ayrılık sahillerinde anıların gönüllü bekçisi olmak düştü. Hak’tan gelene razıyım.

Sen geçmişi bana bırak can!
Vefa nedir, bilir misin? Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.

Şimdi ayrılık vakti can! Gecenin en karanlık vakti. Vaktin Yaratıcısı, az sonra geceden gündüzü doğuracak. Vakit gitme vakti, bizden aldıklarını gitmesi gereken yerlere iletme vakti…
Al can! Bu heybe senin. Sol yanımdan bir parça kopardım senin için; tâ özümden, tâ közümden…
Birazdan sabah olacak; yağmur yağacak… Ardından gökkuşağı, sonra güneş… Sıcacık, apaydın, pırıl pırıl… Hep böyle oldu, tarihte hep karanlık yenilgiye teslim oldu, güneş kazandı.
“Birazdan son melodi çalacak,
Yıldıza, Aya ve İbrahim’in Rabbi’ne kasem ederim ki,
Birazdan bulutların ardından Güneş doğacak…”
Güneş bütün gecelerden güçlüdür can! Çünkü güneş vefalıdır, gizlemez sevgisini.
Vefâlıdır; en çok o getirir kâinata sevgilinin sesini, neşvesini. Yırtıp atar karanlığın kasvetli perdesini… En vefâlı delildir o sevgili adına…
Uğurlar olsun can!
Beni kışta bırakıp yeni bir diyara gittiğinde baharı bekleyeceksin. Baharı beklemek ne güzeldir, baharda toprağı parçalayan kır çiçeklerini gözlemek…
Ben de seni bir ayrılık sonrası baharı gözlerken kucağıma almıştım. Küçücük ellerinle toprağın bağrını parçaladığında karşılamıştım. Ve senin için ne çok savaşmıştım seninle.
Sen benim kır çiçeğimsin can, sen benim aşk çiçeğim. Sen benim yüreğimsin.
Vasiyetim olsun sana. Bir gün öldüğümde, kabrimi mutlaka ziyarete gel. Ama yalvarırım yalnız gelme. Baharda derlediğin yüzlerce kır çiçeğiyle gel. Ve başucumda onlara sevgiyi anlat, dostluğu, vefâyı, hakîki ‘Dost’a vefâlı olmayı anlat.
Çünkü ben kır çiçeklerinin sesinden uzak kalmaya dayanamam. Çünkü ben bir an bile tomurcuklarımdan ayrılamam. Sonra el ele tutuşup yanıbaşımda eskiden birlikte yaptığımız gibi, ince bir ezgiyle seslenin bütün insanlara. “Sevda nedir bilir misin?” diyerek, sevdayı söyleyin.

“Demet demet sevgi ellerinde
Billur billur yaş gözlerinde
Sevdan ebedî, yüreğinde,
Olmadan olmaz, bu iş olmaz
Sonra bütün bir âlemi Yunus’ça,
Sevmeden olmaz, bu iş olmaz.”

Mısralarıyla sevgisiz bu işin olmayacağını anlatın .
Hep ama hep vefâlı ol. Emanete sahip çık, atana vefâlı ol. İdealine sarıl, evlâda vefâlı ol. Ömrü hakkıyla yaşa, hayata vefâlı ol. Düşmanlıkları unut, dostuna vefâlı ol. Öfkeyi, kini unut, ruhuna vefalı ol…
Bunları unutursan; zaman maddî mânevî bütün yaralarının, dertlerinin yok olmasına vesile olur. Eğer unutmazsan, zamanla bunlar seni yok eder. Unutkanlıklar karşısında kimseyi suçlama. Sen ‘unutma’ tuzağına düşüp, unutmaman gerekenleri unutma. Unutulmaması gereken güzellikler karşısında arslan kesil kendi içinde. Âsi bir kartal gibi yırt karanlıkların çirkin yüzünü, meydan oku karanlıklara. Çılgın bir küheylan gibi vefâyla meydan oku fırtınalara…
“Yarasaların gözleri kamaşacak diye, Güneş doğmaktan vazgeçmez.”
En büyük vefâ, Hakk’a götürecek fırsatları yakalamaktır. Bulduğun her fırsatı zamanında değerlendirmektir. Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, Kâlû Belâ’ya vefâsız olma! “Fırsatlar bulutlar gibidir, gelir ve geçer.” Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, kaybetme bedbahtlığıyla yok olma.

Vasiyetim olsun:
Vefayla kal can!

Nurgül ÖZCAN

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

DoST DoSTTa FaNi OLuRSa, DoSTLuK BaKi oLur.


Ahde-Vefa

Hakîkî bir dost bulmak, o kadar kolay değildir. İnsan kendisine iyi bir arkadaş bulabilir. Vefâlı bir eş ve iyi bir iş de bulabilir. Hatta, gökte aradığını yerde bulanlar bile vardır. Ama hakîkî bir dost bulmak o kadar kolay değildir.

Önce gönüller üzerine dostluk köprüsü kurmak gerekir. Ancak böyle bir köprüyü inşâ edenler ve bu köprüden geçenler hakîkî dostlara kavuşabilirler. Dostluk köprüsünden geçmek için ise, insanın önce kendisinden geçmesi gerekir. Dostluk köprüleri, sağlam temeller ve şirin kemerler üzerine bina edilir. Bu köprülerin taşları cefa ile yontulmuş, harcı vefa ile yoğrulmuştur. Diğer köprülerin en az iki ayağı varken, dostluk köprüleri tek ayak üzerinde bile durabilirler. Yani karşı taraftan bir destek ve çıkar beklentisi yoktur. Dostların sevgisi de, şefkati de, ilgisi ve ikrâmı da karşılıksızdır. Bu köprülerin altından çok sular, üstünden uzun yıllar geçse de, onlar yıpranmaz ve yıkılmazlar.

Böyle bir köprü inşâ etmek zahmetli olduğu için hakikî bir dost bulmak da zordur.

Aşık Veysel, “Dost dost diye nicesine sarıldım” diyor. Ama hiçbirisinde bir vefâ bulamadığı için toprağın kucağına dönüyor. Çilenin, cefânın, sadakatin ve şefkatin sembolü olan kara toprağı dost olarak kabul ediyor. Bir başka âşık, ömür boyu bir dost bulamadığından yakınıyor, “Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diyerek sazının tellerine dokunuyor.

Mecazî aşkın çöllerinde dolaşanlar, hakîki bir dost bulamamanın ıztırabını yaşarlar. Allah dostlarından bir zatın dediği gibi, böyle âşıkların divanlarını sıksan, herbirinden hazînâne birer feryat damlar. Ancak, dostluk köprüsünden geçenler, Leylâ’yı bırakıp Mevlâ’ya koşanlar elemsiz lezzete kavuşabilirler.

Hallac-ı Mansur, Allah dostudur. Dostluk köprüsünden geçerek Rabbine o kadar yaklaşmış ki, artık O’nu kendinden, kendisini de O’ndan sayarak “Ene’l-Hak” demiştir. Fakat dost halinden anlamayanlar velîliği delilik kabul ederek kendisini idam ettiler. Önce ellerini ve ayaklarını kestiler, sonra da başını keserek bedenini yaktılar ve küllerini Dicle Nehrine attılar. Böylece gerçek bir dost, dostu için canını feda etmiş oluyordu.

Mansur idam edilirken, şeytan karşısına geçer ve şöyle der: “Ben de ene dedim, sen de ene dedin. Ama ben lânete maruz kaldım, sen rahmete nail oldun. Bunun hikmeti nedir?” Mansur da şu cevabı verir: “Sen ene dedin, kendini ortaya koydun, ben ene dedim, kendimi ortadan kovdum.” Demek ki, dost dostta fâni olursa, dostluk bâki kalıyor. Sufîlerin “fenâfillah” dedikleri bu olsa gerek.

Dostluk köprüsünden geçebilmek için bazı şeylerden vazgeçmek gerekiyor. Mansur, önce ene’sinden, sonra da başından vazgeçiyor. Acaba bizler ebedî ve ezelî dostumuz olan Rabbimiz için nasıl bir fedakârlık gösteriyoruz?

Meselâ, her sabah dost dâveti olan Ezân-ı Muhammedî’yi işitip de, bu dâvete icâbet etmek için uykumuzdan vazgeçebiliyor muyuz?

İçimizdeki öfkeden, kinden, hased ve husûmetten vazgeçip, muhabbet yolunu seçebiliyor muyuz?

Allah ve Rasûlüne ebedî dost olmak istiyorsak, gönlümüzün elinden tutup, “Gel dosta gidelim gönül” diye yollara düşmeliyiz. Bu yolda kaybedecek vaktimiz yoktur. Fırsatı kaçırdıktan sonra, “Geçti dost kervanı” diye sızlanmanın bir faydası olmayacaktır

! ÖĞüT !! NaSiHaT !!! HaYaT DeRSLeRi, >BiR KıSSA BiN HiSSe >, .:.GöNüLdEn GöNüLe.:., Aşk, Haberler ve politika, SeVGi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın

SeN ve BeN. BEN’ini O’na veren ve O’nunla SEN olabilen.


https://i1.wp.com/i.imgur.com/t34FU9g.jpg

Ezeli sırları ne sen bilirsin, ne ben bilirim 
Bu muammayı ne sen okuyabilirsin, ne de ben 
Perde arkasında ben sen dedikodusu var ama 
Perde kalktı mı ne sen kalırsın, ne de ben
                               Ömer Hayyam

KALPLERİMİZ ÇOK GENİŞTİ. İÇİNİ HEP BEN’LERLE DOLDURDUK. SANKİ BEN’LER KALPLERİMİZİ DAHA DA GENİŞLETTİ. KALPLERİMİZ GENİŞLEDİ GENİŞLEMESİNE AMA İÇİNDE O KADAR ÇOK BEN VARDI Kİ SEN’LERE YER KALMADI. KALPLERİMİZİ BEN’LERDEN SEN’LERE AÇMAYI BAŞARAMADIK. BUNU BAŞARMANIN BELKİ DE TEK YOLU VARDI… BEN’İ ÖLDÜRMEK.

Mevlana Mesnevi’sinde bir hikâye anlatır:
Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses:
-Kapıyı çalan da kim, diye sorar.
Adam:
-BEN’im, diye cevap verince, dostu:
-Git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
-Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
İçeriden gelen ses:

-Kim o, diye sorar. Adam:
-SEN’im, diye cevap verir.
Dost, adamı içeri davet eder:
-Mademki BEN’sin, içeri gir. Ev dar iki kişi sığmıyor, der.
Kaçımızın SEN’ im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? Kaçımız BEN’ini SEN yapmayı başarabildi? İşimiz hep BEN’lerle. Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde SEN’im diyemiyoruz sevdiğimize. Ya sevgimizde bir problem var ya da BEN’imizde. Eğer sevdiğimizle SEN olabilseydik, arada mesafeler olsa bile SEN’imiz hep yakın olurdu. Bu yüzden “gözden ırak olan gönülden de ırak olur” sözü, SEN olamayan BEN’ler için doğru olsa gerek. SEN olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
Biz BEN’likleri ne zaman aşarsak SEN’likler o kadar yanı başımızda olacak. “Gerçek aşk” da bu olsa gerek. SEN-BEN değil, sevdiğimizle bir olmak.

BEN’ini Leylası ile SEN yapan Mecnun’a “adın ne?” diye sorduklarında, “Leyla” diye cevap vermişti. Mecnun’un karşısına bir gün Leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, Leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; “Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ’yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin.”(2) Leyla öldüğünde ise Mecnun’a “Leyla ölmedi mi?” diye sorduklarında “Hayır, BEN Leyla’yım” diye cevap vermişti.

Hallac-ı Mansur, Allah’tan başka her şeyin batıl ve yalnız Allah’ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, “sen kimsin?” sorusuna muhatap olduğunda “Ene’l-Hakk” (ben Hakk’ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. BEN’ini SEN yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; “Ben Hakk’ım” demek olan “Enel-Hak” sözünün hakîki mânâsının: “Ben yokum, Hakk var” demek olduğunu anlayamamışlar ve bu Hakk aşığını idam etmişlerdi.

Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur’u darağacına astıkları vakit İblis yanına gelmiş ve “Bir sen “ENE (BEN)” dedin, bir de ben (Sen ene’l-Hakk dedin, ben “ene hayrun minhu” [Ben ondan hayırlıyım] dedim). Nasıl oluyor da Allah, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?” diye sormuş. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı vermiş: “Sen “Ene” dedin, kendini ortaya koydun, ben “Ene” dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti.”

Ene’l-Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus Emre de “Beni bende deme ben bende değilem… Bir ben vardır bende benden içeru” demiştir.

Hakk’ı dost edinip BEN’ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. Şimdi soralım BEN’imize, SEN’im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? Birinin SEN’im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
Kalplerimiz çok genişti. İçini hep BEN’lerle doldurduk. Sanki BEN’ler kalplerimizi daha da genişletti. Kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok BEN vardı ki SEN’lere yer kalmadı. Kalplerimizi BEN’lerden SEN’lere açmayı başaramadık. Bunu başarmanın belki de tek yolu vardı… BEN’i öldürmek. BEN’i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. BEN’e SEN dedirtebilmek için BEN’in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. BEN terbiye olmazsa SEN’i bulmak mümkün olmazdı. Bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.

BEN’imizi terbiye etmek için uğraştık mı? Böyle bir amacımız oldu mu?..

Muhyiddin İhyâ Efendi, “Rabbim, sen beni bana verdin,/ Ben de kendimi sana veriyorum” diyor. Bizi, bize veren O’na BEN’imizi verebildik mi? “Kendimi arıyorum, gören var mı?” diyecek kadar BEN’ini O’na veren ve O’nunla SEN olabilen Erzurumlu İbrahim Hakkı, O’ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:


Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken
Ya hayattır yahut kefen,
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş lütfun da hoş”
Ne mutlu SEN’ini bulabilene…


DİPNOT
* Pala, İskender: (2000), Timaş Yay., 112 syf.

Meryem Uçar

! ÖĞüT !! NaSiHaT !!! HaYaT DeRSLeRi, .:.GöNüLdEn GöNüLe.:., Genel, SeVGi, SaYGı ve HüRMeTLeRiMLe... içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Yüreğin Mucizelerine İnanan Bir Bilge…


https://i0.wp.com/i.imgur.com/lVSCZvv.jpg

Günümüzde en çok kullanılan kavramlardan birisi iletişim sözcüğüdür. Öyle ki, içinde bulunduğumuz çağ, artık bu kavramla ifade ediliyor: iletişim çağı. Gerçekten de, günümüzde insan ilişkilerini anlatan kavramın adı iletişimdir. İletişim; kişiler arasında duygu, düşünce ve bilgi alışverişini sağlayan bir etkileşimdir. Bu nedenle, Mevlana “aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.” der.

Çağımızda, bireysel, ailevi, toplumsal bir çok sorunun kaynağı iletişimsizlik değil midir? Günümüz toplumlarının en büyük hastalığı, sağlıklı iletişimlerin kurulamamasıdır. Sanki dünyada yalnız yaşıyormuşuz gibi, iletişim kanallarımızı tıkadık. İletişimde dinleme kalitesini kaybettik. Sadece konuşmak için fırsat kolluyoruz. Sadece konuşarak iletişimin sağlanacağını düşünüyoruz. Kelimelerde bir emek harcanmadığı için kimse kimseyi dinlemiyor. İnsanlar zamanla en önemli iletişim unsuru olan dinleme yeteneğini köreltmekte veya kaybetmektedir.

İnsanlarla iletişim kurmayı bilmek, iletişim tekniğini ve inceliklerini tanımak hayatta başarılı ve mutlu olmayı sağlayan eşsiz bir kozdur.

Sadece başkalarıyla iletişim kurmuyoruz. Kendi kendimizle de sürekli iletişim halindeyiz. Ancak her nedense, iletişimin bu yönünü genelde ihmal ediyoruz. Oysa sahip olduğumuz en önemli güçlerden bir tanesi, işte bu son noktada gizlidir. İçimizde gizli kalmış kaynaklara ve yeteneklere ulaşmamızı sağlayacak olan insanın kendi kendisiyle olan sağlıklı iletişimidir.

Mevlana, şeb-i aruzundan yedi asırdan fazla geçmiş olsa da, eskimeyen eserlerindeki söz ve düşünceleri ile hala çağımızda değişik milletlerden ve dillerden her seviyeden insanla iletişimini sürdürmektedir. Mevlana’nın eserlerinin incelenmesi, ileriki satırlarda görüleceği üzere günümüzde iletişim çerçevesinde ele alınan, bu alandaki eserlerde yeni bilgi ve bulgular olarak işlenen bir çok konuyu, onun yüzyıllarca önce ele aldığını ortaya koymaktadır.

İnsan sözünde gizlidir

Mevlana “İnsan, sözünde gizlidir.” buyurur. Zira, bir insanın bilgi düzeyini, birikim ve kalitesini, kültür ve iç zenginliğini sözleri ele verir.

Dünyanın elektronik bir köy haline geldiği günümüzde, yerinde konuşmak ve kendini iyi ifade edebilmek, en önemli silahlardan biri haline gelmiştir. İkna ve inandırma gücü olan kişi, üstünlük kazanmıştır.

Sözlü iletişim ya da konuşmak, insanlar arasında iletişimi muhabbeti ve anlaşıp kaynaşmayı sağlayan en önemli araçtır. Yani insanlar duygu ve düşüncelerini, arzu ve taleplerini çoğu kez konuşarak ifade ederler. Bir kimsenin kullandığı dil ve üslup onu hayatta başarılı kılabildiği gibi hüsrana da uğratabilir. Onun için Mevlana, ‘dil hem tükenmeyen bir hazine hem de dermanı olmayan bir derttir’ buyurur.

Kendimizle ve dış dünya ile iletişimimizde duygu ve isteklerimizi olumlu sözcüklerle ifade etme, bilinçsiz tüm davranışlarımızın yönlendirildiği yer olan bilinçaltımıza doğru mesajı vermekle kalmaz, kendimizi daha iyi hissetmemizi de sağlar. Kendini iyi ve huzurlu hisseden insanın iletişimi de sağlıklı olacaktır.

Söze, kulak verme yolundan gir

İletişimin ruhu dinlemektir. Dinlemek için kulak vermek gerekir. Dinlemek kolay bir iş değildir. Dinlemeye kendinizi tüm benliğinizle vermelisiniz. Bazen bir şey söylemek istersiniz; dilinizin ucuna kadar gelir. Ama kendinizi tutmalı, “Şu anda dinlemeliyim, elbet konuşma sırası bana da gelecek” demelisiniz. Bu nedenle, Mesneviye bişnev (dinle!) diye başlayan Mevlana“Söz söylemek için önce dinlemek gerektir. Söze, kulak verme yolundan gir.” der.

Mesneviyi şerheden alimler Mevlananın mesajına “bişnev” diye başlamasına özel bir anlam yüklemişlerdir. Onlara göre, bu kulağın gözden daha değerli bir organ olduğunu, zekanın ve anlayışın kaynağı olan işitme duygusundan mahrumiyetin aynı zamanda dilsizliğe de sebep olacağını, böyle bir insan için ise yüksek bir kabiliyet düşünülemeyeceğini ifade etmişlerdir.

Hayalin bakırı altın yapan bir felsefe taşıdır.

Okumak, yazmak, konuşmak ve dinlemek iletişimin dört unsurudur. Hayal etmek ve zihinde canlandırmak bu yöntemlerin ortak anahtarıdır. İletişimin kalitesi ile hayal edebilme becerisi arasında doğru orantı vardır.

Bir çok iletişim ustası ve kitabı hayal gücümüzü doğru ya da yanlış kullanmanın sonuçlarına ilişkin uyarılar ya da öneriler sunar. Bu yeteneğimizin gücünü ve derinliğini bize en iyi Mevlânâ hatırlatmaktadır: “Hayalin, bakırı altın yapan birfelsefe taşıdır ». Bu başarılı iletişim için de özellikle geçerlidir.

Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol

İletişim denilen olgu, doğal olmak ve kendin olmaktır. İnsanlarla kurduğunuz ilişkinin içine yapaylık girerse dostlukları, içtenlik ve insanlık dolu bir hayatı unutun. Bu gerçeği bize Mevlana meşhur “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözüyle anlatır. Bu aslında bütüncül iletişimin formülüdür. Başarılı iletişim için görünüş, ses tonu ve söylenenin uyumlu olup birbirini tamamlaması gerekir. Araştırmalara göre, iletişimde %50 beden dili, %38 ses tonu ve %12 de söylenen söz önem taşır.

İnsanlarla bir oldun mu, bir madensin, bir ulu deniz

Hayat sürekli yenilenme ve değişimdir. Evrende, atomların içindeki en küçük kuarklardan en büyük galaksilere, hiç bir şey sabit ve durağan değildir. Hepsinin arasında sünnetullah denilen sonsuz ve en mükemmel bir iletişim ve uyum vardır. Hareket etmeyen bir şeyin ilerlemesi imkânsızdır. Yaşamak hareket etmek, gelişmek demektir. Yaşamak bir başkasıyla iletişim halinde olmaktır, yalnızlık değildir. İletişim güç ve yeteneği her insanda potansiyel olarak olsa da, onun kullanılması ve geliştirilmesi kişinin kendi irade ve çabasına bırakılmıştır.

Mevlana bir şiirinde;
“Kendine gel, benlikten çık, uzak dur
İnsanlara karıl, insanlara,
İnsanlarla bir ol.
İnsanlarla bir oldun mu, bir madensin, bir ulu deniz,
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane.”
diyerek bu gerçeği vurgular.

Dostuyla hoş geçinen dostsuz kalmaz

Başarılı iletişim insanlar arasında dostlukla sonuçlanacak köprüler kurarken, başarısız iletişim duvarlar örer ya da var olan köprüleri yıkar.

Mevlana aşağıdaki sözleriyle bu hususu çok güzel ortaya koyar.
“Buluşunca coşmak, çok konuşmak dostluk alâmetidir. Dilin tutulması, konuşmamalar da birbirini sevmemek, anlaşmamak işaretidir.”

“Yalnız başına bir yolda neşeli giden kişinin duyduğu sevinç, dostlarla, arkadaşlarla giderse, yüz misli artar.”
“Dostuyla hoş geçinen dostsuz kalmaz. Müşteriyle iyi an*laşan iflas etmez.”

Öte yandan, Mevlana “İnsanları iyi tanıyın! Her insanı kötü bilip kötülemeyin, her insanı da iyi bilip övmeyin.” derken insanları, sosyal hayatta ve iletişimde çok sık raslanan bir hataya karşı uyarır.

Gül, o güzel kokuyu diken ile hoş geçindiği için kazandı

Mevlana zaman zaman sıkıntılarına, zorluklarına rağmen insanlara katlanmanın gerekliliği ve bunun insanın bireysel gelişim ve olgunlaşmasındaki katkısı konusunda, diken ve gül temsilini kullanarak gülün ağzından etkileyici bir biçimde anlatır:

“Ay geceden ürkmediği için böyle parlak kaldı. Gül de di*kenle uyuştuğu için bu kokuyu elde etti.

”Gül, o güzel kokuyu diken ile hoş geçindiği için kazandı. Bu gerçeği gülden de işit. Bak, o ne diyor:

-Dikenle beraber bulunduğum, için neden gama düşeyim, neden kendimi kedere sokayım? Ben ki gülmeyi, o kötü huylu dikenin beraberliğine katlandığım için elde ettim. Onun sayesinde dünyaya güzellikler ve hoş kokular sunma imkânına kavuştum.

Yine Mevlana’nın dediği gibi, “ önemli olan gül tabiatlı olabilmektir. Yani bu dünya bahçesinde dikenleri görüp, onlardan incinip dikenleşmek değil, araya kış gibi çileler girse bile onları bahar iklimiyle kucaklayarak, bütün aleme bir gül olabilmektir.”

Derdini dinlemek dertliye verdiğin zekattır

Mevlana gerektiğinde zaman zaman dostlarımızın, arkadaşlarımızın, komşularımızın dertlerini dinlemeyi, adeta zekat vermek gibi görerek onlara yol göstermeye teşvik eder. Adeta günümüzdeki psikolojik terapinin temelini ortaya koyar.

“ Derdine kulak astın, elemlerini dinledin mi, bil ki bu, o dertliye verdiğin bir zekattır.

Gönül hastalarının dertlerini dinler; yüce canın su ve toprak ihtiyacını anlarsan, bu, bir zekattır.

Dertli adamın tereddütle dolu, dumanlarla dolu bir gönül evi vardır. Derdini dinlersen o eve bir pencere açmış olursun.

Senin bu dinleyişin ona bir nefes yolu oldu mu, gönül yurdun da o acı duman azalır.

Duyguların değişince güçlük çözülür

Bir insanın size söylediği ya da yaptığı bir şey, siz izin vermediğiniz takdirde sizi kızdırıp rahatsız edemez. Sizi kızdırmanın tek yolu, sizin kendi düşünceleriniz yoluyla olur. Örneğin, öfkelendiğiniz zaman dört aşamadan geçersiniz. O insanın size ne dediğini veya ne yaptığını düşünürsünüz. Sinirlenmeye karar verir ve öfkelenmeye başlarsınız. Sonra da harekete geçmeye karar verirsiniz. Belki ona karşılık verir veya benzer bir şey yaparsınız. Gördüğünüz gibi, düşünce, duygu, tepki ve eylemin hepsi sizin zihninizde yer almaktadır. Onun için Rumî, “ sabırlı ol, duyguların değişince güçlük çözülür, onları görürsün” der.

Dolayısıyla, bir kişi ya da bir olay yüzünden üzüldüğünüz, sinirlendiğiniz, öfkeye kapıldığınız zaman o kişi, ya da olaya değil, onlara karşı olan duygularınıza tepki gösterdiğinizi farkedin. Bunlar sizin duygularınızdır ve bunda başka kimsenin kabahati, suçu yoktur. Bunu böyle kavradığınız takdirde, duygularınızın sorumluluğunu üstlenmeye ve onları değiştirmeye hazırsınız, demektir. Bu ise sağlıklı iletişimin önündeki en büyük engel olan öfkenin kontrolünü sağlar. Bakın Mevlana nasıl dua ederdi:“Allahım, ben baştan aşağı öfkeyim, beni sabırdan, yumuşaklıktan ibaret kıl!”

SONUÇ
Mevlânâ; bize hep olgun ve mükemmel insan reçetesini sunar; güzel ahlâk sahibi, dürüst, çalışkan, alçak gönüllü, hoşgörülü, kısaca örnek insan olmanın yollarını anlatır. Özellikle Mesnevî’nin; kendisiyle, yaratıcısıyla ve dış dünyadaki bütün varlıklarla barışık, huzurlu ve mutlu insan olmanın tarifi üzerine kurulduğu açıkça görülür.

Bundan dolayı başta Mesnevi’si olmak üzere, eserlerini her kesimden, her meslek grubundan, her yaştan insanın okuyup incelemesi, mutlak olarak kendisinin, bilim dünyasının ve dolayısıyla da insanlığın faydasına olacaktır.

Görüldüğü üzere, Mevlana yaklaşık 8 asır önce, bilim dallarının bugünkü gibi çeşitlenmediği, iletişim konusunun bu kadar yoğun ve derinlemesine ele alınmadığı bir dönemde, günümüzde bu konudaki çalışmalara ışık tutacak tespitlere yer vermiştir. İnsanın değişmeyen psikolojik yapısına hitap eden bu değerli tespit ve bilgilerden günümüz toplumunun iletişim çağında yaşadığı yalnızlık ve iletişimsizlik krizine çözümler üretmekte yararlanmak mümkün ve elzemdir. Bunu biz yapmazsak, batılı araştırmacı ve yazarlar bizden önce davranıp zaten yapmakta, Mevlana’yı yeniden paketleyip bize sunmaktadır.

Hatice Sedef Ergül

! ÖĞüT !! NaSiHaT !!! HaYaT DeRSLeRi, >BiR KıSSA BiN HiSSe >, Genel içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

ANI YAKALA’ maya varmısınız? “Carpe Diem”


“CARPE DİEM” (AN’I YAŞA) FELSEFESİNE İSLAM GÖZLÜĞÜ İLE BAKMAK

https://i1.wp.com/i.imgur.com/bw12Rus.jpg

Carpe diem, “Anı yaşa”, “Günü yakala”, “şu anın tadını çıkar” gibi anlamlara gelmektedir. Latin edebiyatının ünlü ozanı Hortoius’un bir dizesinde geçen “gününü gün et”; “zamanın tadını çıkar” ya da “günü yakala” anlamındaki ifadesinden çıkmıştır.

“Carpe Diem” in felsefesi çoğunlukla anlaşılmak istendiği gibi ifade edilmiştir. Açıkçası bu ve benzeri terimlerde insanlar işine geldiği gibi yorumlamaktadırlar. Sözü edilen durum “amaçsız, gayesiz yaşa, geçmiş için kafa yorma, gelecek için plan yapma, o anda içinden nasıl geliyorsa öyle davran” olarak anlaşılmamalıdır.(1)

“Materyalist” ve “Hazcı” düşünceye sahip olan insanlar bu ifadeyi hayat felsefelerinin köşe taşı olarak kullanırlar. -Gününü gün et, -nasıl olsa toprak olmayacak mıyız? An’ı yaşa haram helal demeden her türlü lezzeti tat, gibi nefse cazip gelen sözler aslında ahirete olan iman zafiyetinin neticeleri olarak dilden dökülen itiraflardır.

“Carpe Diem” esasen, yaşadığın günü kavra ve anı dolu dolu yaşa demektir. Her vakit ecel celladının gelebileceğinin farkındalığıyla, geçen her bir saniyenin Ömür Sermayesinden gittiğinin bilinciyle, faydalı olma şuuruyla anı yaşamayı esas alan felsefedir “Carpe Diem.”

İçinde bulunduğun vaktin kıymetini bilerek Mevlana’nın diliyle ;

Dün, dünle gitti cancağızım!

Her gün yeni bir yerden geçmek ne iyi,

Her gün yeni bir yere konmak ne güzel,

Bulanmadan, donmadan akmak ne ala!

Dün, dünle gitti cancağızım!

Neler söylemek gerekirse düne ait,

Bugün yeni şeyler söylemek lazım.” (2) diyerek “iki günü eşti olan ziyandadır” düsturunu kendine rehber edinerek yenilenmenin, tazelenmenin adıdır “Carpe Diem”

“Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı.

Yarın ise senin elinde senet yok ki, ona maliksin.

Öyle ise hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil.

Lâakal günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.

Hem bil ki: Her yeni gün, sana hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır.

Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider, senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder.

Zira herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var.

Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tâbi’dir.” (3)

Bediüzzaman Hz’lerinin ifadesiyle belli vakitlerde eda edilmek suretiyle ÖZ-GÜR leşmenin, KUL olmanın, zülumatla geçebilecek zamanı “Nur”landırmanın adıdır “Carpe Diem”

Bu anlayış çerçevesinde ANI YAKALA’ maya var mısınız?

1- blg milliyet cm.tr/31/08/2007
2- Mesnevi-i Şerif
3- Sözler/273

Ali Osman ALTUN

>BiR KıSSA BiN HiSSe > içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın